Türkiye AB’ye girmesin

Yurtdışında yaşayanların muhtemelen sıkça karşılaştığı sorulardan biri Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik meselesidir. Londra’da ya da başka yerlerde zaman yeni birileriyle tanışsam ya da birileriyle bir tazeleme görüşmesi olsa, Türkiyelilikten dolayı muhabbet konularından biri Türkiye’nin AB üyeliği konusunda ne düşündüğüm olur. Türkiye’yi ziyaret ettiğimde de yine aynı soruyla sıkça karşılaşıyorum.
İlk durumda İngiliz ya da diğerleri Türkiye’den biri olarak bu konuda ne düşündüğümü anlamaya çalışırken ikinci durumda ise daha çok dışarıdan bakılınca Türkiye’nin üyelik ihtimalinin ne olduğu araştırılıyor diye düşünüyorum. Benim için her iki durumda da zor bir soru.
İngiliz bunu sorduğunda da, memlekette eş dost sorduğunda da ne diyeceğimi şaşırıp işi şakaya vuruyorum çoğu zaman. Bunun büyük ihtimalle iki nedeni var; birincisini kolayca yanıtlayabilirim: Ben nereden bileyim! İkinci neden ise, bu AB üyelik meselesinin, piyangoda büyük ikramiye kazanmak kıvamında bir belirsizliği ya da kesinliğinin olmasıdır.
Benim kanaatim, şakayla karışık olarak, Türkiye’nin, AB anlamsız bir birlik haline geldiğinde kesinlikle tam üye olacağı yönündedir.
Çok sayıda bilimsel analiz yapılabilir ve yapılmıştır da Türkiye’nin AB üyelik kriterlerine uyup uymadığı ya da ekonomik gelişmişlik ya da pazar açısından Türkiye’nin AB’ye ne kadar uyacağına dair. Pek çok açıdan bakıldığında Türkiye’nin AB üyesi ülkelerin bir kısmından daha iyi durumda olduğu söylenebilir. Türkiye’nin önünde hala insan hakları ve demokratikleşme konularında alması gereken uzun mesafeler durmaktadır. Eksiklerini tamamlamak yönünde kah samimi kah hikayeden bir taahhüt de mevcuttur.
Sıklıkla bizimkilerin bu AB üyelik konusundaki tavırlarının ardında ‘kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez’ kıvamında bir anlayışın hakim olduğunu düşünürüm. Belki söyledikleri şeyler böyle düşünmeme yol açıyordur. ‘Sokaktaki insan’ın AB’ye girersek gökten avro yağacak beklentisinin artık giderek kaybolduğunu da hissediyorum. Siyasette, insan hakları, özgürlükler, azınlıklar, Kürt meselesi vesair konularda daha samimi yaklaşımların azımsanamayacak kadar çoğaldığını da düşünüyorum. Her ne nedenle olursa olsun, daha olumlu sinyaller yayılıyor.
Türkiye ekonomisi krizleriyle, işsizliğiyle, kayıtdışı sektörüyle sendika düşmanlığıyla pek çok Avrupalı hemşerisine taş çıkartacak durumdadır. Şişman patronları hem Avrupalı dostları kadar kârlıdır hem de onlar gibi dünyanın dört bir yanında yatırımları vardır. Kaçak göçmenleriyle de daha geri değildir kimseden.
Kültür meselesi biraz karışık olmakla birlikte önemli farklılıklara işaret etmekte. Ancak geçtiğimiz haftalarda sıkça değindiğim gibi milletvekili ve bakan yolsuzlukları konusunda ‘demokrasinin beşiği’ İngiltere’den geri olmadığımız hatta birkaç gömlek üstün olduğumuz tartışma götürmez. Müslümanlık ve Hıristiyan kulübü meselesi biraz çözümsüz.
Soruya geri dönersek bunların üzerinden; yani Türkiye AB’ye tam üye olacak mı? Varolan AB ülkelerine bakarsak, Türkiye’nin de üye olması mümkün ve hatta gereklidir. Ancak siyasete bakarsak bu iş pek büyük olasılıkla mutlaka referandumlara kalacak. Yani Türkiye gol atmanın yasak olduğu uzatmaların üzerine penaltı atmasının da yasak olduğu penaltılara kalacak. 27 üye ülkenin hepsi değil ancak dişe dokunur kısmının bu işi referanduma götürmesi olası. Her seçim döneminde Türkiye’nin üyeliği aşırı sağ partilerce gündeme getiriliyor. Bu haftaki seçimlerden önce de, ‘Müslüman Türklerin Kaçınılmaz İstilası’ başlığıyla İngiltere’nin gündeminde. Türkiye o noktaya kadar gelirse, yani ‘bütün kriterleri yerine getirdim, daha ne bekliyorsunuz’ diye soracak duruma geldiğinde akla hayale gelmeyecek propagandalarla mücadele etmek zorunda kalabilir.
Benim üyelik sorusuna yanıtım da ‘ya çıkarsa’ olacaktır.
Bizim gazetenin yazarlarından İlyas Başsoy yazdı. Alternatif olarak ‘Orta Dünya Birliği’ önerdi. Bunun adına ne denir bilemem. Orta Doğu Birliği, Ön Asya Birliği, ne derseniz deyin, Türkiye demokratik ilkeler etrafında kendini geliştirip başka birlikler için yelken açabilir ve açmalıdır. AB ile imtiyazlı, uzatmalı ‘düzeyli bir ilişki’ sürdürebilir. Bunun bir sakıncası yok. Ama AB’ninkilere beş çeken daha demokratik kriterleri teşvik eden pazardan ziyade barışı esas alan bir başka birlik mümkün. Bu arada Kürt kardeşlerimize de bir jest yapıp Kopenhag kriterlerine nispet Diyarbakır kriterleri önerilebilir. Belki de yaz sıcağında fazla kaldım. İyi pazarlar dilerim.


En Çok Okunan Haberler