Türkiye en çok hangisine benziyor?

Sultan Abdülhamit’in istibdadından bunalan başta Tevfik Fikret, Servet-i Fünun Edebiyatçıları yeni ve huzurlu bir ülke arayışına girerler. Yine Zelanda’da ütopik bir koloni kurma tasarısı gerçekleşmese de, “kaçış fikri”, “ hayal ülke” imgeleri Türk Edebiyatına güzel eserler armağan eder.

Bugün de ülkedeki gidişattan bunalan, özellikle şehirli-eğitimli kesimler arasında benzer arayışlar gözleniyor. “Yaşanabilir ülke” araştırmasına girişenler Uruguay’a göz koymuşlar. Uruguay, “Güney Amerika’nın İsviçre’si” olarak da anılıyor. Ülkeyi, büyük ölçüde 70’lerin gerilla hareketi Tupamaros kadrolarına dayanan Frente Amplio (Geniş Cephe) sol koalisyonu yönetiyor. Bir önceki Cumhurbaşkanı, “Jose Mujica”yı “yoksul başkan” olarak tanıdık. Şimdi de koltukta yine mütevazı ve yumuşak bir figür, onkolog Tabare Vazquez oturuyor.

Bu 3.3 milyonluk ülke, Latin Amerika’da refah devletini ilk kuran, bölgenin en eşitlikçi coğrafyası olarak da biliniyor. Demokrasi endekslerinde İskandinav ülkeleriyle yarışıyor. Koyu bir Katolikliğin egemen olduğu kıtada Uruguay, seküler yaşam tarzıyla dikkat çekiyor; dini yortular bile, Noel “aile günü”, “paskalya” turizm haftası şeklinde dünyevileştirilmiş.

Cumhuriyet değerlerine o denli bağlılar ki, “ulus” yerine “cumhuriyet” ifadesini tercih ediyorlar. Boşanma, kürtaj, hatta mariyuana satışı serbest. Genelde, iklimi gibi insan ilişkilerinin de yumuşak ve hoşgörülü olduğu söyleniyor.

Bu gerilimli zamanlarda “Uruguay güzellemesi” kulaklarda hoş bir tını bırakmış olabilir. Ne var ki, bizim ülkemiz de, Türkiye’de aslında güzel bir yer. Burayı tekrar yaşanabilir, huzurlu, hoşgörülü hale getirmek de, son tahlilde bizim ellerimizde. Zaten Uruguay küçücük bir alana sıkışmış. En laik, demokrat, özgürlükçülerimizi bile sığdıracak kapasitesi yok. Olsa olsa, “Ortadoğu’nun Uruguayı”nı inşa etmek için bize ilham verebilir.

Uruguay’dan söz açılmışken, ne yazık ki Türkiye’nin giderek başkalaştığını, dünyadaki iyi değil kötü örnekleriyle benzeştiğini gözlemliyoruz. Henüz Zimbabwe, Sudan, Yemen gibi en berbatlarından hallice durumda olsak da, 10 ülke üzerinden gidişatımızı değerlendirelim.

1. Türkiye Pakistanlaşıyor mu?
Bizim İbrahim Varlı’nın tespitlerinden yola çıkarak, Pakistanlaşmayı, içeride dinselleşme politikaları, dışarıda ise Pan-İslamist hevesler uğruna ülkenin İslamcı radikalizme teslim edilmesi olarak tanımlayabiliriz. Nasıl Pakistan Afganistan’da “mücahitlere” destek vereyim derken, bumerang gibi çatışma ve şiddet ortamı kendine döndü, milyonlarca Afgan mülteci cihatçı bombalar haline geldiyse Türkiye de “Suriye macerası” üzerinden aynı akıbete sürükleniyor.

2. Türkiye Iraklaşıyor mu?
ABD işgaline kadar Irak, Saddam idaresinde baskıcı bir yapıya sahipti. Ne var ki, en azından laik bir ulusal devletti. Yıllarca dışişleri bakanlığını bir Hıristiyan Tarık Aziz yürütmüştü. Şimdi ise ülke etnik ve mezhepsel fay hatları üzeriden ayrışmış durumda. Ne yazık ki Türkiye de, Sünni Türkleri asli unsur kabul eden, yurttaş hukukunu yok sayan bir zihniyet üzerinden Iraklaşıyor.

3. Türkiye Rusyalaşıyor mu?
Kastettiğimiz Rusya benzeri büyük devlet hüviyeti kazanmak, dünya siyasetine ağırlığını koymak değil. RTE’nin Putin gibi, önce başbakanlıktan cumhurbaşkanlığına sıçraması; tüm yetkileri elinde toparlayan, muhaliflerini cezalandıran, medyayı muma çeviren bir güce erişme yolunda mesafe katetmesi. Yani RTE’nin Putinleşmesi, Türkiye’nin demokrasiden iyice uzaklaşması.

4. Türkiye Sri Lankalaşıyor mu?
Sri Lanka modeli, Tamil azınlığın siyasi taleplerinin yok sayılması, onları dışlayıp ötekileştirmek üzerinden çoğunluğun konsensüsünün sağlanması anlamına geliyor. Ülkeyi devletin, hükümetin, ordunun başı bir başkan yönetiyor. Tamil Kaplanları’na yönelik “yok etme” anlayışı devlet politikası haline getirilmiş durumda. Bir zamanlar “çözüm süreci” aldatmacasıyla göz boyayan RTE rejiminin, MHP’yle kol kola Kürtlere yönelik benzeri acımasız bir askeri stratejiye yöneldiği, “barış ve siyasi çözümü” lügatinden sildiği gözlemleniyor.

5. Türkiye Taylandlaşıyor mu?
Tayland da Tahsin Şinavatra Telekom sektörü üzerinden ülkenin zengin kişisi haline geldikten sonra, 2001’de başbakanlığa seçildi. Kendisi giderek daha zenginleşirken, kitle desteğini büyük ölçüde kuzey ve kuzeydoğudaki yoksul, kırsal kesimde yaşayanlara dayandırdı. Özellikle şehirli, eğitimli, beyaz yakalı kesimleri iyice yabancılaştıran, kutuplaştırıcı bir hat izledi. Tahsin karşıtları yolsuzluklara, kadrolaşmaya, kayırmacılığa karşı “sarı gömlekler” giyerek sokağa dökülürken, o da “kırmızı gömleklileri” sahaya sürdü. Sokaklardaki çatışma ortamı ülkenin temel geçim kaynağı turizm sektörünü vurdu. Temenni etmeyiz ama, bu süreç askeri darbenin önünü açtı. Siz de bugünün Türkiye’si ile benzerlikler buluyor musunuz?

6. Türkiye Meksikalaşıyor mu?
Meksika orta gelir düzeyine sahip, buna karşın yurttaşlarının can güvenliğini bile sağlamaktan aciz duruma düşmüş, Haiti, Sudan, Yemen benzeri “çuvallayan devlet” (failed state) kapsamında telakki edilen tek ülkeydi. Üstelik, Meksika yasama-yürütme-yargı erkinin büyük oranda başkanda toplandığı; bakanların, ordu komutanlarının bizzat başkan tarafından atandığı bir sistemle yönetiliyor. Türkiye’nin can ve mal güvenliğinin sağlanamadığı iklimiyle , orta zenginlik düzeyiyle Meksika’nın yanına sürüklendiğini görebiliyor musunuz?

7. Türkiye Malezyalılaşıyor mu?
Malezyayı ülkeyi demokratikleştirmek, vesayet rejimini tasfiye etmek gibi vaatlerle seçilen Necip Rezak yönetiyor. Kanıtlanan yolsuzlukların üstünü örtmek için her türlü muhalefeti “isyana teşvik” kapsamında bastırıyor, basın mensuplarını “devlet sırlarını ifşa etmekten” içeri atıyor. Özellikle, Malay muhafazakar çoğunluğu Çin ve Hint kökenli azınlığa karşı konsolide ederken, bu kesimlerin “büyük güçlerin oyunu”, “kökü dışarıda fikirler” gibi söylemlerle mobilizasyonunu sağlıyor. Ülkeden pis kokular yükselirken, Necip “parti devleti” sayesinde ipleri elinde tutmaya devam ediyor. Sizin de bu tabloyu bir yerlerden gözünüz ısırıyor mu?

8. Türkiye Güney Koreleşiyor mu?
Hayda nereden çıktı Güney Kore? Keşke onlar gibi hızla büyüsek, kişi başına 27 bin dolar gelir düzeyine ulaşsak dediğinizi duyar gibiyim. Devlet başkanı Park Çung Hi’nin bir nevi Cemaat lideri Ço Sun Sil ile ülkeyi beraber yönettiğini; bürokraside, orduda bir nevi paralel yapının oluştuğunu göz önüne alırsak, AKP-Hizmet partnerliğine benzer bir yapının ortaya çıktığını pekâlâ söyleyebiliriz. Belki de G.Kore’nin şansı “yetmez ama evetçileri”, bu işbirliğine sonsuz destek veren liberalleri olmamasıydı; bu sayede yol yakınken dönüldü, babası da ülkenin eski diktatörü olan Park görevden azledildi.

9. Türkiye Filipinleşiyor mu?
Belki bu soru tersten sorulsa, Filipinler Türkiyeleşiyor mu? dense daha doğru olur. Belediye başkanlığından devlet başkanlığına yükselen Rodrigo Duterte, her gün konuşuyor; kadınlar, muhalifler, aydınlar her ağzını açtığında yakası açılmadık küfürlere muhatap oluyor. Kaba ve hakaretamiz üslubu eğitimsiz kesimler tarafından büyük bir huşuyla dinleniyor, “dik duran- kararlı“ maço imajıyla konuşması alkışlarla kesiliyor. Son dönem Çin’e yaklaşması, ABD’ye ve Batı’ya veryansın etmesi de Türkiye’yle benzerliklerini artırıyor.

10.Türkiye Macaristanlaşıyor mu?
Macaristan Başbakanı Viktor Orban, Trump’ın seçilmesini “liberal olmayan demokrasi”nin zaferi olarak selamladı. Orban, seçilir seçilmez medya üzerindeki baskıları yoğunlaştırdı, mahkemelerin bağımsızlığına, özerk yapılara yönelik bir saldırı kampanyası başlattı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğunu ihya etmek, o şaşaalı günlere geri dönmek mugalatası üzerinden, yeni-Osmanlıcılık benzeri bir söylemle geniş kitleleri “gözbağcılıkla” kontrol etmeyi başarıyor. Ülkesini giderek hoşgörü, demokrasi, insan haklarının uzağında otoriter bir rejime doğru sürüklüyor. Son muhalif gazetenin kapısına kilit asılmasıyla şimdi daha da mutlu.

En Çok Okunan Haberler