Üç nefes..

“Düşünsene, günde sadece üç kere nefes alma hakkın olsaydı, gün içinde farkında olmadan alıp verdiğin nefesin anlamı ve değeri değişmeyecek miydi? Bir de buna, o üç nefesten birini alamayınca kalıcı bir sağlık sorunu eklenseydi… Kolay olan değerini yitiriyor. Eskiden bir kitaba ya da albüme ulaşmak için epeyce bir çaba gösterilirdi; günlerce sahaf sahaf dolaşılır, bir yerlere haber bırakılır… Sonra o kitaba ya da albüme ulaşılınca da neredeyse yenilip yutulur, okunan her satır, dinlenilen her melodi, hızla kana ve ruha karışırdı. Abartıyor muyum?”

“İhtiyarlar gibi konuşuyorsun” diyor bana, “nerde o eski İstanbul diye söze başlayan. Eski okumalar mı kalmış? İstanbul mu kalmış?”

YKY’deki Sabahattin Ali sergisini gezmiş, Galata Kulesi’ne doğru yürüyorduk. Ülkü Tamer’in ölüm haberini duymak, sergiyi gezerkenki ruh halimizi daha da ağırlaştırmıştı.

“Sabahattin Ali’nin gülümseyen, okul arkadaşlarıyla şen şakrak fotoğraflarına bakarken, eskiden bilginin, okumanın ve yazmanın anlamının başka olduğunu düşündüm. Sabahattin Ali ve Aziz Nesin, birlikte dergi çıkarıyorlar ve dergiyi dağıtım şirketi dağıtmıyor. Onlar da dergileri sırtlarına yükleyip kendileri dağıtıyor ve yok satıyor o dergi. Adnan Benk, Asım Bezirci, Ülkü Tamer ve daha nice ismin yaptıkları ve yaşadıkları, akıl almaz, insan üstü gayretlerin ürünü gibi geliyor bana, bugünden bakınca. Anılarını okuyunca, ya meyhanelerde, ya da cezaevlerinde bir hayat sürmüşler gibi görünürken, onca kitabı ne ara yazdıklarını, çevirdiklerini, okuduklarını anlamıyorum. Günümüzde bir coşku ve özgüven kaybı olduğu kesin.”

“Özgüvenin yerini kibir aldı” diyor, “kibirli olmayanı dövüyorlar.”

“II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da sanat ve felsefede bir sıçrayış yaşanıyor. Büyük bir yıkımın ardından sanatın ve felsefenin, dolayısıyla hayatın değerini anlamayla ilgisi vardı belki bu sıçrayışın. Bu değer bilme, hem bir iyimserlik, hem de kötümserlik veriyordu yazarlara. Ama her koşulda, başka türlü düşünme, yaşama olasılıklarına yönelik bir coşku olduğu kesin.”

“Şimdi televizyon var. Kitle kültürü var. Hiçbir şey göründüğü gibi değil desturu, en yalın hakikatleri bile değersizleştirdi. Baktığın yere göre hakikatin de değişiyor. Kanaat önderleri, anket firması sahipleri olmuşken...”

Galata Kulesi’nin dibindeki kahvehaneye oturuyoruz. Kuleye çıkmak için bekleyen yüzlerce turistin oluşturduğu bir kuyruk... Sıranın ilerleme hızını saat tutarak ölçünce, kuyruğun sonundaki kişinin, en iyimser ihtimalle bir saat sonra kuleye çıkabileceğini hesaplıyoruz.

“İnsanları seyretmek çok zevkli. Hepsine ayrı ayrı hikâyeler düşünüyorum. Hikâye düşünmek, o insanları ayrı ayrı sevmeme neden oluyor. Hikâyenin sevgiyle ilişkisi…”

“Hikâye diye bir şey olmasaydı hiç, hikâyemiz olmasaydı, hiçbir şeyimiz olmazdı” diyor. Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan “Bizi Biz Yapan Hikâyeler” adlı, William Lowell Randall’ın kitabından bahsederken, kitaptaki Murel Rukeyser’in bir sözünü alıntılıyor: “Evren hikâyelerden oluşmuştur, atomlardan değil.” Rukeyser, İspanya İç Savaşı’na tanık olmuş Amerikalı bir şair, feminist….

Galata Kulesi’nin dibinde, Ülkü Tamer’in şiirlerinden okuyoruz sonra, ne çok ezberimizde şiiri varmış. “Serinlik vurdu korulara, canlandı serçelerim; / Sen mavi bir tilkiydin, binmiştin mavi ata, / Ben belki dün ölmüştüm, belki de geçen hafta. / Sen bana çok güzeldin, senin ayakların da.”

En Çok Okunan Haberler