Ülkü Tamer’in ardından... Biz de sana teşekkür ederiz!

BURAK ABATAY - @abatayburak
Fotoğraf: Kadir İncesu

Şair, yazar, çevirmen, gazeteci ve oyuncu Ülkü Tamer 1 Nisan gecesinde Bodrum Turgutreis’te yaşama veda etti. Türkçeye kazandırdığı onlarca şiir çevirisinin yanı sıra yayımladığı öyküleri ve özellikle de Zülfü Livaneli ve Grup Yorum tarafından bestelenmiş şiirleriyle kitleleri etkileyen edebiyatçı Ülkü Tamer, bir süredir akciğer kanseri tedavisi görüyordu. 1937 yılında Antep’te doğan ve İkinci Yeni şiir akımının da önde gelen şairlerinden olan Ülkü Tamer, şair Sezai Karakoç ile beraber akımın son iki şairinden birisiydi.

2014 yılında Melih Cevdet Anday Şiir Ödülü’ne layık görülmesinin ardından kendisiyle BirGün için yaptığım söyleşide “Adınıza bir edebiyat ödülü verilecek olsa ne düşünürdünüz?” sorusunu sormuş ve “İleride adıma bir ödül konulursa neler hissedeceğimi hiç bilemem. Şu anda Melih Cevdet’in de Behçet Necatigil’in de biliemeyeceği gibi. Adıma bir ödül konulmasını pek istemem. Mutlaka olacaksa, bir “ilk kitap”a verilmeli” cevabını almıştım. Böyle bir ödül olur mu, olmaz mı bilinmez ama Ülkü Tamer, kendisinden sonra gelecek her şairi, her edebiyatçıya “Kağıdımız çaput bizim/ Kefenimiz bulut bizim/ Mesleğimiz umut bizim/ Kıranlara selam olsun” dizeleriyle sonsuz bir umudu ve ilhamı zaten vermiştir.

“Ben sana teşekkür ederim, beni sen öptün.../ Ben belki dün ölmüştüm, belki de geçen hafta/ Sen bana çok güzeldin, senin ayakların da” diyen şaire şiiriyle teşekkür etmeli. Birçok edebiyatçı ve sanatçı dostuyla Ülkü Tamer’i, onun şiirini ve yaşantısından parçaları konuştuk.

Zülfü Livaneli (Müzisyen ve edebiyatçı):

Şiirimizden büyük bir yıldız kaydı. Hayatımızdan da büyük bir dost eksildi. Ülkü ile kırk yıllık dostuluğumuzu yaptığımız ortak çalışmalarla anmak isterim. Ülkü Tamer’in şiiri kadar bana hitap eden bestelememe yol açan ve üslubu tam olarak uyan başka şiir bulmak zordur. Bu yüzden Ülkü ile ondan fazla şarkı ortaya koyduk. Ve bunlar büyük kitlelerin dilinde söylenir oldu. Daha önce yurt dışındayken Memik Oğlan şiirini bestelemiş ve kaydetmiştim. “14 yaşım diken ile kaplanmış” diye başlar şiir ve “Kurşun gelmiş kaşlarımın üstüne” diye devam eder. Ülkü bu şiiri yazdıktan ve ben de besteledikten yıllar sonra 14 yaşında Berkin Elvan, ki ilk baktığınızda yüzüne kaşlarıyla da öne çıkan bir çocuktur, aynı biçimde öldürüldü. Bu işte büyük şairin ülkesinde olup bitene ait duyarlılığınını ve öngörüsünün de kanıtı. Acıları yazdı ama çok sevimli bir üslup içinde yazdı. Çünkü o da çok sevimli bir insandı. 1986 yılında (Mikis) Theodorakisile ortak bir albüm yapmaya karar verdik. 5 beste Theodorakis’ten 5 beste de benden olacaktı. Sözlere ihtiyaç vardı. Bunu en iyi yapabilecek kişi de Ülkü Tamer’di. Çok verimli bir çalışma dönemi geçirdik.

Şiiri bestelemek bir yana besteye söz yazmak çok zor bir iştir. Theodorakis’in ve benim şarkılara söz yazdı Ülkü ve ‘Güneş Topla Benim İçin’ albümü ortaya çıktı. O da altın plak aldı. Ben Ülkü’nün birçok şiirini besteledim. Ülkü’nün şiiiri bana çok yakın gelen bir şiir. Öte yandan Antepliliğini de hiçbir zaman bırakmadı. Allaben Öyküleri’nde de görülür. Altının Türküsü’den Antep’ten bahseder, Mazmahor’dan. O da bir kaçakçılık hikâyesidir. Onat Kutlar’ı ve Ülkü’yü hatırlıyorum dünden beri. Sis filmi için savcı rolünü önerdim. Rutkay ile beraber çok güzel bir rol çıkardılar. Ne diyeyim, çok üzgünüm.

Haydar Ergülen (Şair):

Ülkü Abi için…

Ülkü Tamer, İkinci Yeni şairi miydi, o şiirin gençlerinden biri miydi, tam olarak bilemiyorum, ama hiç eskimeyen bir şiir bıraktığını iyi biliyorum. Üstelik 1974’de yayımlanan Sonrası Kalır kitabının ardından suskunluğun korusuna çekilmişken. Şiirinin gölgesine diyemem, zira öyle konformist, şiirinin rahatına bakan biri değildi. Sonra Antep Neresi? dedi ve türkülerini söyledi. 2014’teki Bir Adın Yolculuktu bu suskunluğun acısını çıkaran bir toplam değildi, ama zaten Ülkü Tamer de bu niyetle yazan bir şair değildi.

Hem söyledi hem de yazdı. Geldiği yörenin, Ayntab, yani Antep’in de etkisi, katkısı, şiiri ‘söyleme’yi hem kışkırtmış hem de kolaylaştırmış olmalı. Şiirimizdeki gelenekten söz ederken, hep Divan şiirinin örnek alınmasının yanı sıra, halk edebiyatının, türkülerin de gerçekten geleneğe yakışır biçimde, bir bakıma da ‘günümüzün türküleri’ olarak yazılmasında en dikkate değer isim de yine Ülkü Tamer oldu.

İyiliği yüzüne vurmuş insanlar vardır, Ülkü Tamer de yüzünde şiirinin sevinciyle gezerdi. “Serinlik vurdu korulara canlandı serçelerim” dercesine. Yüzü, yeryüzü, şiirin yüzü, hepsi bir virgüle sığacak kadar iyiydi, güzeldi, sevinçliydi onun dizelerinde.

Ataol Behramoğlu (Şair):

Ülkü Tamer’in şiiri berrak, aydınlık, duru bir su gibidir. Pürüssüz, akışkan, ışıltılı. Onun şiirindeki hüzün duygusunda bile çocuksu bir içtenlik, masumiyet vardır. Aşk şiirlerindeki sevgi de, küskünlük de yine çocuksu, kırılgan bir içtenlikle dize gelir. “Ben sana teşekkür ederim, sen beni öptün” Anca bir çocuk böyle dile getirebilir, sevgisini, sevincini. “Yazın bittiği her yerde söylenir./ Böyle kırmızı kalkan görülmemiştir/ Ölüleri örten yapraklardan başka./ Çünkü sahiden yaz bitmiştir” ya da “Gökyüzü ayaklarımın ucundan başlıyor/ Köpeklerin bakışlarında birer keman tadı...” Türk şiirinin en özgün, en alçak gönüllü, en büyük ustalarından birisidir. Bugün sonsuzluğu uğurladığımız.

Ahmet Telli (Şair):

Marquez’in ölümü İspanyolca konuşulan ülkelerde toplumsal bir yas’a yolaçmıştı. Çünkü o dilin büyük kaybıydı yazar. Bizim ülkemizde niyeyse böyle bir duyarlık hiç olmadı. Herkes kendi ölüsünün yasını tutuyor sanki. Ülkü Tamer’in kaybından haberli olanlar şairlerdi, bir kısım aydınlardı, o kadar. Oysa dilin ve şiirin özgürleşmesi bakımından öncü şairlerdendi o. “Neden öldüğümü anlamayacaklar, çünkü güneşler doğar çarşıların üzerine”Ülkü Tamer, gürültü çıkaran şairlerden değildi. Sinema, edebiyat ve Antep anıları da gürültüsüzdür. Gürültü çıkarmadan yaşadı yaşadıklarını ve öyle yazdı yazdıklarını. Son şiirlerinde iyiden iyiye yalınlaşmıştı; günümüzün Yunus’uydu sanki. Toplu şiirlerinin son sayfasındaki şiir yine sessiz bir veda idi : “Kaç kelebek ömrü kadar ömür yaşadın/Yetmez mi…”Kelebek sessizliğiyle yazdığı şiirler kaç okurun içinde depremler yarattı oysa.“Ölüm bile üşüyor”şimdi.


Ülkü Tamer, Refik Durbaş, Fahri Özdemir

Fahri Özdemir (Yayıncı, Islık Yayınları) :

Ülkü Tamer’in yayıncısıyım. Benim hem dostum hem ağabeyim, hem babam. Böyle bir insandı benim için. Özel bir dostluk kurduk. 2006’dan beri beraber çalışıyoruz. Islık’ı kurduğumuzda Refik Durbaş ile beraber il kkitaplarımızdı. Ona hiç kimse ulaşamazdı. Herkes beni aracı olarak kullanıp ulaşırdı. Zor gün dostuydu. En zor günümde hep yanımda oldu. Türk edebiyatı büyük bir madeni kaybetti. Türkçe’nin bana göre en büyük şairlerinden biri gitti. Türk edebiyatı için çok büyük bir kayıp.

Emel İrtem (Şair) :

Deselerdi ki bana kendi şiirinin dışında nasıl şiir yazmak istersin diye Ülkü Tamer şiiri gibi yazmak isterdim derim. Dilin bir mucize olduğunu ilk fark ettirendi o, ilk şairimdi. Muhtemel ben de en küçük okurlarından biriydim onun. Şiirinde merhametten acıya, acıdan tebessüme, tebessümden ölüme, ölümden aşka koşan atlara bindim. Hatıralarının içinden geçtim. Bir devir onunla kapandı. Bir kuşak onunla son cümlesini tamamladı. Daha önce yazdım tekrar edeyim, Ülkü Tamer adını unutmam için hiç yaşamamış olmam gerekir. Kuzey kutbunu düşünürken, bir adaya bakarken, serçeleri izlerken, bir kovboy filminin ortasında, bir ormanın içinde, isli bir camdan güneşe bakarken, kerpiç dökerken, tırpan savururken, Victor Hugo’yu okurken, tanrım kim bilir daha neler yaparken, birini severken, birine kızarken yahut hiçbir şey yapmazken, bizi meşgul eden o dizeler için, biz de sana teşekkür ederiz Ülkü Abi… Ülkeleri medya aygıtlarıyla insanı ise şiirle ele geçirirsiniz. İşte bu yüzden umut hep var olacak. Ülkü Tamer şiirinde yükselen umuda bakalım. Şiirlerinde ölümden hayata akışa. Gölgeden karanlıktan çıkıp güneşe aşka ve kuşlara varışa..

Doğan Hızlan (Edebiyat eleştirmeni) :

Ülkü Tamer’e duyduğum sevgi iki başlık altında özetlenebilir. Birincisi benim de ait olduğum 1950 kuşağının iyi şairi olmasından, ikincisi de gerçekten çok iyi bir şair olmasından. Ben her zaman yazıma Ülkü Tamer’den bir iki dize alırım. Çğnkü yalın şiirin zorluğu edebiyatla uğraşan herkes bilir. Hele bir eleştirmen ve edebiyat tarihçisi çok daha iyi bilir. Yalını yazmak yalın olmayan yolundan oraya varmaktır. Ülkü Tamer’in kişilerle anlattığı şiiri ve ironisi Türkiye'ye gelen yeniliktr. Amerikan şiirinde olan bir anlayışı Türkiye’ye getirmiştir. Ayrıca şiir çevirisiyle yaptıklarıyla da bambaşka bir yeri vardır. Diğer özelliklerini de bilmeniz gerekir. Şakacılığı, konuşmaları ve onun dışında aktörlüğü de var. Yaşadığı kenti, Antep’i basit bir Anadolu dili ile anlatmamıştır. Bir Akdenizli gibi anlatır. Bu da Ülkü’nün evrenselliğini gösterir. Çok iyi bir şairi kaybettik. Çok üzgünüm.

Hüseyin Ferhad (Şair):

“Şiir ateşin habercisidir,/ yangının kundakçısı” der Ülkü Tamer: “Yanardağın üstündeki kuştur şiir.” Giderek kuzguna dönüşen bir serçenin yürek tıpırtıları: Yanardağın Üstündeki Kuş (Toplu Şiirler, 1986). Bir şah kitap. İlhan Berk’in dokunmaktan kendini alamadığı imge, metafor salkımları. Adı kütüğüne çakılmıştır bir kere. Niçin şiir yazdığını da ne kendisi düşünmüştür, ne Ezra Pound veya bir başkası. Memet Fuat “İkinci Yeni’nin, çağdaş İngiliz şiirini yakından izleyen, çeviriler yapan, Batı etkilerine açık bir şairiydi.” der onun için: “Özellikle 1960’ların ikinci yarısında yazdıklarıyla kapalı şiir anlayışının kusursuz örneklerini verdi. Toplumsal sorunlara yönelirken de şiirin düzeyini düşürmedi.” İkinci Yeni’nin Virgül’üdür Ülkü Tamer, duraklama, nefes alma işareti. Tırnak içinde bir şeytan, bir Yerli. Sol, hiç değilse Türk Solu, gülmeyi, hiç değilse için için gülmeyi, Antep’in bu ‘okumuş çocuk’undan kapmıştır. Daha önemlisi, o, yerkürenin poetik haritasını dizlerimize sermiştir. Amerika’yı, Latin Amerika’yı. Bir ömür, şiire bahşedilmiş bir hayat, denilebilirse, yurduna bütün gemi mürettebatıyla dönen bir Odysseus resmi verir. Kim bilir, Ezra Pound’u da mahsus anmıştır üstad. Şiirinin peşine düşeceklere mim taşı, el feneri olsun için.

Adnan Özyalçıner (Yazar):

1950 kuşağının en genç şairlerindendi Ülkü Tamer. En genç şiiri de o yazdı. Yaşamı, doğayı, insanı sevdayı, kendi çocuksu dünyasıyla birleştirerek afacan bir şiir yarattı. Onun şiiri bizim şiir dünyamız içinde kalıcı olan ve çocuk gülüşleri sürdükçe kalacak olan bir şiir bence. Hilmi Yavuz, Doğan Hızlan, Konur Ertop ve Demir Özlü kaldı arkasında. Ülkü onların en genciydi.

Hüseyin Köse (Şair):

De Certeau’dan mülhem söylersek, “hikâyeleri yer seviyesinde başlayıp bitenlerin” ayak izlerinin şiirini yazmıştır hep Ülkü Tamer. Başından beri poetik tercihi bu olmuştur. Belki de yaşamsal gerçekliğin kuşbakışı deneyimlenmesine karşı olduğu için… Gerçekten de sözü yer seviyesinden derleyip, yaşama yer seviyesinden bakabilmek önemlidir; hayatın topyekûn dramaturjisine ilişkin görüş netliğinin belirdiği eşik burasıdır çünkü; yerden uzaklaştıkça yaşamın ilk elden devşirişmiş hakikatinin en çarpıcı, en sahici ayrıntıları da yitip gider gözden. Ne ki, Tamer, daracık, ücra bir coğrafyada, uçsuz bucaksız bir evren düşü görebilmiş birisidir de aynı zamanda. Her şeyden önemlisi de, ardında bıraktığı toplamla “şiirin folklora düşman” olmadığının somut kanıtlarını vermiştir. O şiir toplamı ki, kafalarda “durgun bir at” bilmecesidir, en durağan geceye bile şaha kalkmayı esinleyen… O şiir ki, yere inik süngülerin arasında gezinir belleği, havalanması daha kolay olsun diye göğe… Hep yer seviyesinde adımlarla yürümüş biri olduğu da şuradan belli: “Ayak bileklerinde katran var”dır, mıhlamıştır onu olduğu yere. Yerel yaşantıya tanıklığın ısrarlı, inatçı tavrı, rüzgârların önüne katıp götürdüğü bir geçmiş zamana demirler uykusuzluğunu, sabahları “yoksulluk izine değer topuğu” geçip gittiği sokaklardan… Üstelik saçları olmasa sanki kapıları hissetmeyecektir…

Arzu Uçar (Yazar):

Ülkü Tamer’in ölüm haberini aldığımda onun beş sene önce yazdığı, benim hala sakladığım bir yazısını tekrar okudum. Nihat Ziyalan’la ve onun vasıtasıyla Yılmaz Güney’le tanışmalarını anlatıyor yazıda. Yılmaz Güney’le, o henüz öyküler yazarken aynı evi paylaşmalarını, onun bir sinemacı oluşuna ettiği tanıklığı sade, içten bir dille ne güzel aktarıyor.

Bu yazıyı okuduktan sonra onun hayatına dair anlattığı diğer hikâyeleri düşündüm. Yayınevi yöneticiliği sırasında çok sevdiğim yazar Vüs’at Orhan Bener’in öykülerinin baskısını yaparak onu okuyucuyla yeniden buluşturmasını, çevirdiği o güzelim kitapları, Cemal Süreya ile Papirüs dergisini binbir zorlukla hayata geçirmelerini, okul yıllarında Genco Erkal’ın da içinde bulunduğu bir tiyatro topluluğunda yer alarak pek çok kez sahneye çıkmasını. Baktığı yerdeki değeri görmesini bilerek, yazdıklarıyla, yaptıklarıyla pek çok insana dokunarak dolu dolu bir hayat yaşamış Ülkü Tamer. Ama ben yine onu en çok şiirlerindeki uçarı çocuğa bakarak sevdim. Ve bir tavsiyesini, genç bir yazar olarak aklımın bir köşesine tutturdum: Yazmayı düşündüğünüz ya da yazmakta olduğunuz şeyler üstüne konuşmaktan kaçının. Onları sözle atarsınız içinizden. Yazıyla, daha önce harcamadan, atmaya çalışın.

Güle güle Ülkü Tamer. Yazmaya devam edeceğiz.

Mehmet Karaca (Şair):

Ülkü Tamer ile tanışmam lise yıllarımda oldu. Sonra onun doğduğu şehirde öğretmenlik yapmaya başladım. Bu kesişim bende bir vurgu olarak kaldı hep. Ona olan saygım ve sevgimin altını böyle bir vurgu ile çizdim. Hayata dokunuşunu tek bir sözcükle özetlemem gerekirse “nahif” diyebilirim. Kırılgan, acımasız, zor bir coğrafyada kendini nahiflikle ördüğünü okudum şiirlerinden. Bir resmin ana hatlarına eklenen küçük fırça darbelerinin şiirini yazdı Ülkü Tamer. Dokunduğu yerde sözcükler açtı, sözcüklerin açtığı yere edebiyatın baharını getirdi. Bir bahar günü aramızdan ayrılırken de söylediği bir şeyler vardı elbet.

En çok da onun bu incelik sahipli duruşunu özümsemeye çalıştım. Lirizmin ılık rüzgâra dönüşmesini onun sayesinde anladım. Kendine has üslubunda dönüştürdüğü bir dünya ve bu dünya için biriktirdiği onlarca derin materyal vardı. Belki de bu dönüştürücülüğünün altındaki izleri onun şiirine daha çok eğilerek anlayabileceğiz. Benim şairim dediğim şairlerdendi. Sık sık başvurulan bir başucu şairi... Dinginliğe, dinlenmeye o kadar ihtiyacımız, ihtiyacım vardı ki. Bu duygu durumuna beni taşıyan da yine Ülkü Tamer’in sesiydi. İkinci Yeni’nin daha mutlu olduğunu söyleyebiliriz artık.

KİMDİR?

Ülkü Tamer, 1950'li yıllarda ortaya çıkan İkinci Yeni şiir akımının önde gelen temsilcilerindendir. Yetmişin üstünde kitap çevirmiş, şiir antolojileri hazırlamıştır.

1937'de Gaziantep'te dünyaya geldi; çocukluğu ve ilköğrenim yılları bu kentte geçti. Ortaöğrenimine İstanbul'da devam etti. Robert Kolej'den 1958 yılında mezun oldu. Lise yıllarında şiirleri edebiyat dergilerinde yayımlanmaya başladı. İlk şiiri 1954 yılında Avni Dökmeci'nin yönetimindeki Kaynak dergisinde yayınlandı: "Dünyanın Bir Köşesinden Lucia".

Öğrenimine bir süre Gazetecilik Enstitüsü'nde devam etti. 1964-1968 yıllarında oyunculuk yaptı. Milliyet Yayınları'nda danışman-editör olarak çalıştı. Yayıncılık ve çevirmenlik yaptı; Milliyet, Karacan Yayınları'nı yönetti. Milliyet Çocuk ve Sanat Olayı dergilerini çıkardı.

Şiirleri 1954'ten itibaren Kaynak, Pazar Postası, Yeditepe, Yeni Dergi, Papirus, Sanat Olayı gibi dergilerde yayımladı. İlk şiir kitabı Soğuk Otların Altında 1959'da çıktı. 1950'li yıllarda ortaya çıkan İkinci Yeni şiir akımının önde gelen temsilcilerinden biri oldu. İkinci Yeni'ye, bu akımın ana karakteristikleri oluştuktan sonra dahil olduğu halde, kendine özgü imge dünyası ve süssüz, sade söyleyişiyle dikkati çekti. Çoğunlukla keskin bir ironiyle örülmüş derin acıların ve beşeri trajedilerin dile geldiği şiirlerinde 1970'lerden sonra toplumsal duyarlıklar da öne çıktı. Yayımladığı yedi şiir kitabını 1986'da "Yanardağın Üstündeki Kuş" (1986) adlı kitapta bir araya getirdi.

1991 yılında dört öyküsünü içeren "Alleben Öyküleri" adlı öykü kitabını, 1997'de ise "Alleben Anıları" adlı öykü kitabını yayımladı. Bunu, 1998'de yayımlanan "Yaşamak Hatırlamaktır" adlı anı kitabı izledi. Oyunculuk dönemi anılarını içeren "Bir Gün Ben Tiyatrodayken" 2003'te yayımlandı.

Euripides, W. Shakespeare, A. Çehov, B. Brecht, A. Miller, E. lonesco, J. Steinbeck, T. S. Eliot, H. Ibsen gibi yazarlardan otuzun üzerinde oyun çevirdi. Bu oyunlarının pek çoğu özel tiyatrolarca sahnelendi. Birçok şiir antolojisi de hazırladı.

Edith Hamilton'dan Mitologya çevirisiyle TDK 1965 Çeviri Ödülü'nü kazandı. "İçime Çektiğim Hava Değil Gökyüzüdür"(1966) adlı kitabıyla 1967 Yeditepe Şiir Ödülüne, 1979'da çevirileri nedeniyle Macaristan Halk Cumhuriyeti'nce verilen Endre Ady Ödülü'ne, "Alleben Öyküleri" adlı öykü kitabıyla 1991 Yunus Nadi Ödülü'ne, 2014 yılında "Bir Adın Yolculuktu" adlı kitabı ile Melih Cevdet Anday Şiir Ödülü'ne değer bulundu.

En Çok Okunan Haberler