Umutsuzluğa isyan

Yıllar sonra bugün yaşananlara, kimin nerede ne yaptığına, olup bitenlere dikkatle bakarak yazacak o insanı düşünüyorum. Bir Gezi’ye bakacak, bir de katliamlara, darbe girişimine, intihar bombacılarına, iş cinayetlerine… Milyonlarca insanın yurtlarını terk edişine, Trump’ın seçilişine, Avrupa’nın kendi derdine düşüşüne, küreselleşme karşıtı hareketlerin umut dolu yükselişinden küresel terör saldırılarının karanlığına…

Bugünleri acımasızca yargılayacağını sanmam. Muhtemelen bütün dinamiklere bakacaktır. Çok hızlı olmuş her şey diyecektir. Üniversitelerdeki, fabrikalardaki direniş örneklerini öne çıkaracaktır. İnsanlar önceleri korkuyorlardı, kime güveneceklerini ve ne yapacaklarını bilemiyorlardı diye not düşecektir. “Ta ki, o güne kadar…”

Gelecekte bugünleri yazacak o kişiyi, o kadını düşlüyorum. Yazarken kedisi de omzunun üstünden yazdıklarına bakıyordur. Hepimiz, sahafların önlerindeki kutulara terk edilmiş tanesi bir lira olan eski siyah-beyaz fotoğraflardaki yüzler gibi unutulup gitmiş, şimdi yaşadığımız evlerde başkaları yaşıyor, yürüdüğümüz sokaklarda başkaları yürüyor, parklardaki ağaçların altında başkaları oturuyorken. O kadının televizyonlardaki izdivaç programlarına ve dizilere şaşkınlıkla bakıp yaşanan süreci anlamlandırmaya çalışmasındaki çaresizliği, gülümseyerek hayal ediyorum.

Topladığı gazete kupürlerinden birisinde, bu yazıya denk gelir belki... Ona şöyle seslenmek isterdim: “Zannettiğin gibi değildi hiçbir şey. İçine girebileceğimiz bir tarih bedeni yoktu, çürümüştü, lime lime dökülüyordu. Kendisine yeni bir beden arayan sahipsiz ruhlara benziyorduk. Eğer bu yazıyı, bir yıkımın ardından okuyorsan, her tür aşırılığın bir dengeye kavuşacağı o bedeni bulamamışız demektir. Eğer bulmuşsak o bedeni, şimdi yaşadığın hayat, incelediğin bu tuhaf irrasyonel zamanlardan alınan dersler sayesindedir.”

Yazdığım notu beğenmeyip üzerini karalıyorum. Turgut Uyar’ın şiirlerini bilen ve seven bir kadın olarak hayal ediyorum onu bu defa. “Açlık Çoğunluktadır” şiirini anlayabilir miydi bu çağı yaşamadan? Ya da “Geyikli Gece”deki “Hâlbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta / Her şey naylondandı o kadar / Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı. / Ama geyikli geceyi bulmadan önce / Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk” dizelerini okuduğunda içi titreyecek mi? “Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı” dizesini okurken hüzünlü bir gülümseme belirecek mi dudaklarında?..

O kadını hayal ettikçe, bedenleşiyor zihnimde. Penceresinden Galata Kulesi’ni görebildiği bir evde hayal ediyorum onu. Geçen hafta çocuklara topu atarken kırdığım camın olduğu evde. Artık ne o çocuklar var, ne ben, o ev de muhtemelen yıkılmış ve yerine yenisi yapılmış olacak. Ona yeni bir not yazma ihtiyacı duyuyorum: “Evet, senin de bildiğin gibi, çok zor zamanlardı. Yerlerde sürüklenen akademisyenler, hapsedilen gazeteciler, savaş ve ölüm haberleri… Naylondandı, ters yüz olmuştu her şey. Ama bütün bu acıları korkusuzca karşılayanlar da oldu, kendilerindeki ve ötekilerdeki imkânsızı talep ederek, bu trajik çağın sadece vaatlerine değil, mutsuzluklarına da kucak açarak… Biliyorlardı çünkü, yeni bir tarihin bedeni içinde doğmazlarsa, sahipsiz ruhlar olarak sonsuza kadar kaybolacaklarını…”

Bilmem kalır mı bu yazı geleceğe? O kadın, bu yazıyı okuduğunda ne düşünür? Galata Kulesi yerinde durur mu? Sokaklarda top oynar mı çocuklar? Bu gazete, o kadının yaşadığı zamana kadar çıkmaya devam eder mi? Kesin olan bir şey varsa, şimdilik hayatın devam ettiği… Umut, umutsuzluğa isyandır.

En Çok Okunan Haberler