Vedat Türkali’ye bir mektup daha

Ayşegül Tozeren

Vedat Bey,

Bugün doğum gününüz, 13 Mayıs. Doğum günlerinizi kutlamayı pek severdiniz, belki de binbir umudu yeşerten baharı. Ama 2014 yılından itibaren hiç doğum gününüzü kutlamadınız. Soma’da 301 maden işçisinin yitirilişiyle birlikte…

Soma’dan sonra sizin için bir kadeh şarabın eşliğinde kutlanan doğum günleri bitmişti. Bu yıl da aramızda olsaydınız, kutlamazdınız. Ama yine de sohbet etmek için kapınızı çalardım bugün, mektubu sohbetten sayın lütfen…

Geçtiğimiz yıl size yazdığım mektupta ülkenin halini anlatmıştım, pek üzüldüğünüzü hisseder gibi olmuştum. Belki bu yıl edebiyattan konuşuruz, diye düşündüm. Yaşam edebiyattan en az on adım önde ilerler, ama ikisinde de pek bir değişiklik yok. Sohbetimize Soma’nın kahredici acısıyla başlardık. Siz, Türkiye sinemasının ilk grev filmi sayılan Karanlıkta Uyananlar’ın senaryosunu yazmış, bir boya fabrikasında çalışan işçilerin mücadelesini anlatmıştınız. Bu coğrafyanın ilk politik işçi filminin yapımı sırasında yaşadıklarınıza da “Yeşilçam Dedikleri Türkiye” başlıklı romanda yer vermiştiniz ve bu romana not düşmüştünüz: “Grevdeki bir ilaç fabrikasının kapısında, gece yarısı karanlığında yaşamını yitiren ilâç işçisi Hasan Ateş’in anısına...”

Romanlarınızda da işçiler hep vardı. Sadece bir sınıf olarak değil, birey olarak da… Külliyatınız arasında okur için de, sizin için de farklı bir yere sahip olan “Güven”deki Rahmi Usta, unutulur mu hiç… Tornacı Rahmi Usta, romanda politik yol arayışındaki öğrenciler için pusuladır ya da güven duygusunun karşılığı. Roman boyunca, onunla görüşürler, ısrarla onunla görüşmeyi isterler. Bir başka romanınız, “Mavi Karanlık”ta da işçilerin izleri vardır.

Son yıllarda karanlıkta uyanan, karanlıkta evlerine yorgun argın yürüyen işçiler, yoksullar kentin görünemezleri…

Üzüleceksiniz, ama söylemek zorundayım. Edebiyat için de öyle… Edebiyatımız orta sınıf hikâyelerinin ağırlığı altında…

Sanki emekçiler, işçiler yok… Siz de romanlarınızda orta sınıfa yer verirdiniz, ama daha çok çelişkileriyle… Ya da sizin söylemeyi sevdiğiniz biçimde dile getireyim: İkircikli halleriyle. Eserlerinizde orta sınıfa yer verirken, küçük burjuvanın çelişkilerini en çok da işçi sınıfıyla kurdukları “ikircikli” ilişkilerde su yüzüne çıkarırdınız. Aramızda olsaydınız, sizinle yeni kurulan kenar mahallelerde yürürdük, bir metrobüse kendimizi atardık, edebiyatın piyasalaşan merkezinin uzaklarına doğru yol alırdık. Sokağın, mahallenin tozuna bulaşmamış bir kalem olabilir mi?

Ülkenin halinden size söz etmeyecektim, ama dayanamadım. İstanbul Üniversitesi birden çok parçaya bölünüyor. Bilirsiniz, ben bu üniversitenin Tıp Fakültesi’nden mezunum. Siz de, Edebiyat Fakültesi’nin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden… Fakülteye hangi hayallerle adım atmıştınız, bilemiyorum ama benim çantamda “Bir Gün Tek Başına” vardı. Fakültelerin amfilerinin yanında, kantinlerinden de mezun olunur ya… Kantinde okuyup, bitirivermiştim. Başımı kaldırdığımda, Kenan ve Günsel ile karşılaşacağımı düşünmüştüm. Elbette, hiçbiri yoktu, tek başımaydım. Şimdi bölünmesi gündemde olan üniversitenin koridorlarında sizinle de dolaşmıştık. Beyaz önlüklü bir okurunuz sizi durdurmuş, biraz yüksekle, “Vedat Bey, yıllardır sizi takip ederim. Karşılaşmak ne hoş tesadüf,” demişti. Siz de güçlü kahkahalarınızdan birini atmış, “Sivil polis misiniz?” diye sormuş, “Beni daha çok polisler takip eder,” diye espri yapmıştınız.


Okurlarınız, sizi romanlarınızın sayfalarında takip etmeye, karakterlerinizin izini sürmeye devam ediyor. Rahmi Usta, Rahmi Ustalar, Günsel’ler, Kenan’lar unutulur mu hiç… Biliyoruz, baretli, baretsiz işçiler, çalışanlar, kitaplarınızı çantasında taşıyan üniversiteliler sizi unutmayacak, Vedat Bey!

En Çok Okunan Haberler