Yandaş medyanın sanatçı röportajları: İnsanları ait olduğu yerden koparmak

Burak Abatay

Yandaş gazetelerden Sabah, bir süredir Türkiye’de kendilerini ‘demokrat’ olarak tanımlayan kitlenin yoğunlukla dinlediği ya da okuduğu sanatçılarla röportajlar gerçekleştiriyor. 18 Aralık 2017’de Selda Bağcan ile başlayan röportajlar, 19 Mart tarihinde Edip Akbayram ile devam etti. Kısa süren Akbayram tartışması sonrasında ise gazete, 2 Temmuz tarihinde müzisyen Haluk Levent ile bir röportaj yaptı. Sabah röportajı, “Muhalif kimliğiyle tanınan Haluk Levent, 24 Haziran seçimlerini değerlendirdi: 15 Temmuz darbe girişimine baş kaldırmış biri olarak söylüyorum; halkın seçtiğini ancak halkın iradesi görevden alır. Seçim sonucuna hepimiz saygı duymalıyız” spotuyla okurlarına sundu.

9 Temmuz’da ise bu kez yazar Ahmet Ümit, Sabah’a konuk oldu ve “Bu ülke ne sadece iktidarın, ne de muhalefetin. Hepimiz aynı gemideyiz. Eğer sen geminin altını delmeye çalışırsan hepimiz batarız” sözleri ile başka bir tartışmanın kapısını araladı.

Bu tartışmalar sürerken bu kez de müzisyen Bülent Ortaçgil, 30 Temmuz’da Sabah’ın sorularını yanıtladı. Ortaçgil, “Oy olarak da baktığımız zaman yüzde 52’yi yok mu sayacaksınız? Ya da muhalefette kalan yüzde 48’i? Başkan yüzde 52 civarında oy alarak seçilmiş. Muhalefet bunu kabul etmeli. İktidar da muhalefetin istek ve taleplerini göz önünde bulundurursa bu sorun çözülür bence” dedi. Bu da tıpkı diğerleri gibi tartışmaların sürmesine sebep oldu.
Röportajlar Teoman’la devam etti ve ünlü müzisyen 6 Ağustos tarihli gazetede, “Benim solculuk anlayışım 20’nci yüzyılda kaldı” dedi.

Medya ve okurlar ünlü isimlerin söylediği bu sözleri tartışırken son olarak Yeni Türkü’nün solisti Derya Köroğlu, Sabah’a röportaj verdi. Gazete bu röportajı “Köroğlu: Türkiye’de sol halkın taleplerine daha iyi kulak vermeli” başlığıyla duyurdu. Röportajın yayımlandığı 27 Ağustos 2018 günü Derya Köroğlu, sosyal medya hesabında yaptığı paylaşımla “Sözlerim cımbızlandı” dedi. Bunun üzerine Sabah, ertesi gün internet sitesinde Köroğlu’nun ses kaydını şu paylaşımla yayımladı: “Röportajda şakır şakır konuşan Derya Köroğlu, sosyal medyada sözlerini inkâr etti. İşte olay röportajın ses kaydı ve bir müzisyenin kendi kendini bitirişi!”

Röportajlar sonrasında başlayan tartışmalar, her seferinde röportajın yapıldığı kişiye yönelik eleştirileri de beraberinde getirdi. İyi niyetli, yapıcı eleştirilerin dışında, sanatçıları tamamen itibarsızlaştırmaya dönük çabalar da vardı. İşin başka bir boyutu, Sabah gazetesinin bu röportajlarla ne yapmaya çalıştığıydı.

Müzik eleştirmenleri Eray Aytimur, Murat Meriç ve Naim Dilmener ile konuyu BirGün Pazar için konuştuk.

‘Kaleleri düşürmek istiyorlar’
Bu röportaj dizisiyle beraber Sabah, demokrat sanatçılara yönelik ‘itibarsızlaştırma projesi mi yürütüyor?’ sorusuna Eray Aytimur, “Evet, bir itibarsızlaştırma projesi olduğu doğru. Bunun da çıkış noktasının “dostunu yakın tut, düşmanını daha yakın” yaklaşımı olduğunu düşünüyorum. Hatta bu listeye Selda Bağcan da eklenmeli bence. Aralık 2017’de Sabah’a verdiği röportaj “Yaz gazeteci yaz” diyen Selda’dan başka biri gibi tınlıyordu. Neticede “Yeni Türkiye” giderek daha geleneksel bir bakış açısıyla şekillendiği için “biz-onlar” ayrımını diri tutmak eskisinden daha kolay. Bu röportajların hepsi yandaş medyanın kendi “onları”ı olarak gördüğü kitle içindeki bireylerin irrasyonel ve histerik taraflarını provoke etmeye yönelikti” görüşünü savundu.


Eray Aytimur

Murat Meriç ise ‘itibarsızlaştırma’ tespitinin doğru olduğunu söyledi ve şöyle devam etti: “Adı tartışılır ama bu bir ‘proje’ ve isimler çok dikkatli seçiliyor. Söyleşiler sol kesim tarafından sahiplenilen sanatçılarla yapılıyor ve onları dinleyenleri kızdıracak cümleler cımbızla başlığa taşınıyor. Bilhassa sunum oldukça kışkırtıcı. Bu noktada şunu muhakkak söylemek gerekiyor: Konuşanlar, bizi şaşırtmayacak cümleler kuruyor. Söyleşilere baktığımızda çizgilerini aşan ya da bugüne kadar söylediklerini yalanlayan ifadelere rastlamıyoruz. BirGün’de ya da muadili bir gazetede yayımlansa alkışlayacağımız söyleşileri Sabah’ta yayımlandığı için eleştiriyoruz. Sorun konuşulanlar değil, mecra. Bu noktada şu soru devreye giriyor: İnsanlar sadece kendilerine yakın olan gazetelere mi konuşsun? Normal şartlarda abes bulacağımız bu soru yazık ki günümüz Türkiye’sinde bir hayli manalı. Uzun uzun anlatmayayım hepimiz neyin ne olduğunu ve hangi adımın kime hizmet ettiğini biliyoruz. ‘İtibarsızlaştırmaya’ bir şey daha ekleyeyim: Kaleleri düşürmek istiyorlar. Dolayısıyla evet, bu bir proje ve yazık ki tıkır tıkır işliyor.”


Murat Meriç


Röportajların akabinde röportaj veren isimler çokça eleştirildi. Naim Dilmener, eleştirilerin bir lince dönüştürülmesini, “Hiç kimse eski yerinde durmuyor; istisnasız hiç kimse. Tamamımız birden insafsız olduk; çok ama çok insafsız. Hiçbir kişi ya da kurumu umursamıyor, herkes hakkında istediğimizi sayıp dökeceğimizi düşünüyoruz. Ve bunu takır takır da yapıyoruz. O kişi ya da kurumlar bizim için çok önemli olsalar bile… O kişi ve kurumların bizdeki kredileri birkaç ömrümüze yetip de artsa bile… Bülent Ortaçgil mesela… Ben yanlış bir şey yaptığını düşünmüyorum ama hayatımızı derinden etkilemiş böylesine yüce bir kişilik, ne yaparsa yapsın hoş görülmeliydi. ‘Linç’ eyleminin/sözcüğünün yerli yersiz, hatta yalan yanlış kullanıldığını düşünüyorum, bu ayrı. Ama insafsızlığımız gerçekten sınır tanımıyor. Fikrimizi rahat rahat yazabiliyor olmanın büyük kolay(cı)lığıyla, aklımızdan dahi geçirmemiz gereken sert sözleri/cümleleri, hatta hakaret ve küfürleri kolaylıkla sıralar olduk” şeklinde yorumladı.


Naim Dilmener

‘Oyunu göremediler’
Aytimur, “İdeali bırakın, yeterince makul bir siyasa ve siyaset içinde, bireyler medya kuruluşlarıyla ilişki kurarken biz-onlar ayrımını sürekli gözetmek zorunda olmazlar. Her kurumun hitap ettiği bir kitle olduğu için, yeni ve farklı olana ses verme çabası her koşulda haklı, anlaşılır ve belki uzun vadede faydalıdır. Söz konusu isimler muhtemelen bu gibi varsayımlarla söyleşi verdiler. Üzerlerinde ve üzerlerinden oynanan Ali Cengiz oyununu öngöremedikleri için de malum sonuçlar ortaya çıktı. Onları eleştireceğimize kendi güdük toplumsal hafızamızı eleştirelim” aynı soruya ilişkin görüşlerini bu şekilde aktarırken, Meriç ise şunları söyledi:

“Herkes herkesi eleştirebilir, bunda bir sıkıntı yok. Sorun, eleştirinin şeklinde ve dozunda... İsteyen istediği yere konuşur, istediği cümleyi kurar. Katılırsınız ya da katılmazsınız. Katılmıyorsanız nedenini söylersiniz, bir tartışma ortamı açarsınız ve fikrinizi beyan edersiniz. Kavga dövüş olmadan çözülebilecek bir şey bu: Tartışırsınız, ikna edersiniz ya da ikna olursunuz. Bu da zorunlu değil elbette; insanlar farklı şeyler düşünebilir ve bunu ifade edebilir. Bu, en temel hak. Sıkıntı, eleştiri dikteye dönüştüğünde devreye giriyor. “Oraya konuşmayacaksın, onu yapmayacaksın, şuraya gitmeyeceksin, bu cümleyi kurmayacaksın” gibi tehlikeli ifadeler ortama çıktığında hadise başka bir şeye dönüşüyor. En başından beri karşı çıktığımız tavır şu: “Benim söylediklerimi söylemezsen seni yok sayarım.” Bunu şu hâle döndürdük: “Benim söylediklerimi söylüyorsun ama istemediğim yere söylüyorsun. O hâlde ben de seni siliyorum. Bu çok tehlikeli.”
Aytimur, sanatçılara yönelik linçlerin Sabah’ın projesini başarılı kıldığı görüşünde. Aytimur görüşüne şu sözlerle açıklık getiriyor: “Çok uzun yıllardır sadece kaybeden tarafta yer almış bir kitlenin akli ve duygusal dengesini sarsmak çok kolay. Neden sonuç ilişkilerini olgusal olarak kuramadığımız için günah keçilerinden medet uman bir topluluğa dönüştük. Mutsuzluk bir yere kadar ama umutsuzluğu halledemedikçe alıklaştık. Ve her provokasyon en az bir alığın sırtından geçinir.”

‘Tümüyle silmek yanlış’
Meriç ise bu durumun tehlikesini işaret ediyor: “Yapılmak istenen, insanları ait olduğu yerden kopartmak. Az evvel “kaleleri düşürmek” dedim ya, tam da bu işte. “Artık Ortaçgil şarkıları dinlemeyeceğim”, “Ahmet Ümit kitapları okumayacağım”, “Teoman konserine gitmeyeceğim” cümleleri kuruluyor, bu yaygınlaşıyor, “dinletmeyeceğim / okutmayacağım / göndermeyeceğim”e dönüşüyor. Linç dediğin böyle başlıyor. Elbette tavır alınabilir ama bir insanı yaptıklarından sonra (bu bize göre hata olsa da) tümüyle silmek anlayabileceğim bir şey değil. Bugüne kadar severek dinlediğimiz / okuduğumuz şeyler nasıl bir anda kötü olabilir? Uzaklaşırsınız ama bunu yaygınlaştırmaya çalışmak çok tehlikeli. Kimse sizin gibi düşünmek ve ona uygun davranmak zorunda değil. Eleştirdiğimiz buysa bunu yapmamalıyız.”
Peki dinleyici, Sabah’a röportaj veren sanatçılara karşı nasıl bir tavır sergilemeli? Aytimur konuya ilişkin, “Onlara savaş açacağımıza onlara omuz vermeliyiz. Hem kişisel olarak sahip çıkmalı hem de üretim alanlarındaki duruş ve hareketlerine destek olmalıyız. Sabah gazetesinin benimle değil de onunla söyleşmesi arasındaki farkı yaratan; onun 20-30-40 yıldır düşündüğü, söylediği, takındığı, uğruna savaştığı “şeyler” bütünüdür. Ve o “şeyler”i ortaya çıktıkları günlerin koşullarından ziyade yepyeni pratiklerle korumalıyız” diyor.

Meriç de Aytimur ile benzer bir görüşe sahip. “En başından beri hep aynı şeyi söylüyorum: İsteyen istediği yere konuşur. Ancak bu noktada bununla çelişecek bir cümle kuracağım: Sabah ve muadili “gazete”lere konuşmak, artık başka bir anlam ifade ediyor. İlk söyleşilerde durum “masum” gibi görünüyordu. Şimdi elimizde Derya Köroğlu örneği var. Söyleşi yayımlandıktan sonra karşı çıktı –ki en doğal hakkıdır– ama “gazete”, bu noktada işi neredeyse şantaja döktü ve çirkin bir tavırla Köroğlu’nu yok etmeye kalktı. Bundan sonrakilerde de böyle olacak. Yazık ki safların belirlendiği bir dönemde yaşıyoruz. Tavrımızı da buna göre belirlemek gerekiyor. İsteyen Sabah’a yine konuşsun, bu bizi ilgilendirmez. Konuşursa sonuçlarına da katlanmak zorunda. Ben konuşmam ama ‘konuşturmam’ cümlesini kuramam” diyerek Sabah’a röportaj vermemiş sanatçılarla ilgili görüşlerini de açıklıyor.

Aytimur ise Meriç’in yaklaştığı ‘henüz röportaj vermemiş sanatçılar’ ile ilgili görüşüne şöyle bir ek yapıyor:
“Yaratıcı endüstrilerdeki insanların mevcut tehlikeye dair her zamankinden daha sıkı örgütlenerek tek sesli olmalarını isterdim ama tabii sahneye çıkan insan egosunun ritmi de başka türlü atıyor. Bu noktada içten içe ‘Oh canıma değsin’ diyenlerin sayısının gani olduğunu bilsem de bir adım sonrasını görebilmelerini naçizane önereceğim. Bugün onun maruz kaldığı her şey yarın benim felaketim olur diyebilmeliler. Örneğin meslek birlikleri bu konuda alınması gereken tavır ve önlemler üstüne bir araya gelebilirler.”

‘Eleştiri kültürü çok zayıf’
Olup bitenlerin neredeyse yok olmuş müzik medyasını nasıl etkileyeceği yönündeki soruya Dilmener, “Genel olarak eleştiri kalmadı. Eleştiriye ihtiyaç kalmadı çünkü. Kimse “iyi bir şey”in peşinde değil ki eleştiri istensin/aransın. Yıllar yıllar önce Yılmaz Erdoğan, bir filmi için yapılan kötü eleştirilere, “İsteyen bana gelsin, bilet parasını iade edeyim” demişti. Eleştirinin tabutuna çivi o gün çakıldı. Olumsuz eleştirinin “para için” yapıldığı sanıldı o gün ve bu görüş, hemen hemen her şeyin para/pul olduğu bu zamanlarda giderek daha fazla inanılır oldu. Sinema, televizyon, edebiyat, müzik farketmez; yazılan eleştirilere bu gözle bakılıyor artık. Eleştiri yoksa, hiçbir şey yoktur halbuki. Geldiğimiz noktadan da bellidir bu zaten. Birkaç istisna hariç, ortada hiçbir iyi şey kalmadı; ne film, ne dizi, ne kitap, ne de şarkı. Öldük ama ağlayanımız yok; birkaç eleştirmen ve gazeteci hariç, hiç kimse yok. Geçmiş olsun. Geçebilirse tabii” cevabını verdi.
Aynı soruya Meriç şu yanıtı veriyor: “Elbette olumsuz etkiliyor. Bir karşı soruyla cevaplayayım sorunu: Ortaçgil gibi kaç değerimiz var? Onları kaybettiğimizde kim kazanmış oluyor? Biz eksiliyoruz ya karşı taraf? ‘Benim gibi düşünüyor’ diyerek Ortaçgil dinleyecek birileri yok orada. Keşke dinleseler. Dinleselerdi, anlasalardı, düşünselerdi zaten bunları konuşmuyor olacaktık.”

Aytimur ise şunları söylüyor: “Müzik medyasının olmadığı yerde müzik eleştirisi hangi kanalla yapılacak? Kaldı ki görece yeterli sayıda müzik medyasının olduğu bundan on sene önce de eleştiri diye bir şey yoktu. Bu da sanatçının özgürlüğünü korumak için değil ahbap çavuş ilişkisini örselememek adına seçilmiş bir yoldur. Öte yandan tırnak içinde eleştiri yapmakla yükümlü kişilerin donanımsızlığı, önyargısı ve zamansızlığıyla ilgili bir yanı da var tabii. Neyse zaten bu röportajlar müziğe hizmet etme amacıyla yapılmış işler değildi ki. Konuşulan şey müzik olmadığı için üretimi doğrudan etkileyen bir şey de yok. Ama müzisyenleri incittiği, tedirgin ettiği, öfkelendirdiği için onları bundan sonraki her adımlarıyla ilgili daha temkinli olmaya zorlayacak. Bu arada müzik namına konuşulacak potansiyel de daha başlamadan belki yok olacak.”

En Çok Okunan Haberler
  • Devletten ayrı, ondan bağımsız bir mülkiyet mümkün olmadığı gibi, aynı anlama gelmek üzere, mülkiyet yoksa devletin bir varlık
  • Franco döneminin siyasi kurbanlarının haklarının iadesini içeren Tarihi Bellek Yasası’nı bir genelgeyle yeniden gündeme getirdi
  • Atatürk’ün bir ikon olarak çok yakıştığı bir yer vardır: Meyhane. Hakikaten Türkiye’de bütün meyhanelerde birer ikişer, hatta
  • Tiyatromuz çok büyük bir değerini, oyuncusunu, akademisyenini, çevirmenini, tiyatro insanını kaybetti. Ayşe Selen sadece işini