Yazmakla başbaşa

İnsan geçen hafta sonu gibi olaylardan sonra ne yapacağını şaşırıyor. Ne yazacağını da şaşırıyor. Hadi diyelim kendinizi sosyal medyaya vurdunuz. N’oldu? Girdiğinize gireceğinize pişman mı oldunuz? Yoksa sadece boş işlerle uğraşıyorum duygusuna mı kapıldınız? Ben bazen sadece internetten müzik dinlesem, film izlesem (DVD de olabilir), arada bir de Tumbler’a uğrasam mı diye düşünüyorum.

Kendilerini bir grubun, bakışın üyesi tayin etmiş insanların günden güne monotonlaşan mesajlarını okumak içimi karartıyor, gitgide artan nefret-ölçeri dehşetle izlemek beni korkutuyor.

Öte yandan, ruhumuzu besleyen kültür-sanat etkinlikleri de bu olaylara bağıntılı olarak azalıyor: İptal olunuyor, erteleniyor, bazen sanatçılar bazen de izleyiciler gelmeye çekiniyor. Sinemalar ve tiyatrolar da aynı nedenle seyircilerini kaybediyor.

Bu durumda bize ne kalıyor? Edebiyat. İyi ama, insanın yaşamasında böyle kısıtlamalar varsa, neyi yazacak? Mühim olan ille de bir etkinliğe gidip ‘canlı’ olarak izlemek değil, serbestçe dolaşmak, eşi-dostu görmek, belki bir sergi gezmek, bir kafede oturmak. Bunların bile, kısmen ‘özsansür’den kaynaklansa da, mümkün olmadığı dönemleri hatırlıyorum yakın geçmişte. Ama her zaman yakınımızda, yanımızda olan, kollarını açmış bize bakan kitaplar hep oradadır, hep orada. Mutlaka yeni kitabı da kastetmiyorum, daha önce okuduğumuz kitaplar, alıp da okuyamadığımız kitaplar, yepyeni alınmış kitaplar hazır ve nazır durur evimizde. Bize yalnızca bir münzevi okuma zevki vermek için değil, insanın çözemediğimiz esrarını da bir nebze çözebilmekte kılavuzluk etmek için.

Jürilerin birbirini izlediği ve kitap görünce neredeyse hırlayacak hâle geldiğim ender zaman dilimleri dışında (neyse ki çabucak sona eriyorlar), okumak benim için en vazgeçilmez olandır. Okuyacak bir kitabı olmak, hatta kitaplar görmek beni mutlu eder. Sahaf festivalinde, kitap fuarında ağzım kulaklarımda dolaşmamın nedeni de bu zaten. Aslında hiç de keyifli bir iş olmayan kitapları yerleştirmekten, yerlerini değiştirmekten, yeniden alfabe sırasına sokmaktan da bunun için hoşlanıyorum.

Şu anda, işe gitmek dahil evden çıkmamı gerektirecek hiçbir iş olmasa (sokaklarda avare avare dolaşmak başka, o iş sayılmaz) kabaca hesaplarsak bir-bir buçuk yıl okuyacak kitabım vardır herhalde. Sonra da daha önce okuduklarımı sıraya dizerim. Sonra yazı konuları çıkarırım. Hatta daha okurken bazı denemeler yazmış olurum diyorum. Derken yeni kitaplar gelir, yeni listeler yapılır, raflar kiracı değiştirir... Çevirileri hiç saymıyorum bile. Bırakın bana ısmarlanmış olanları, üstüme vazife olmayan kitaplardan bile makul uzunlukta bölümler çevirebilirim. Şiir çevirmeye çalışabilirim.

Yazmaya da çalışırım. Hani, insana nedense pek kolay görünen hikâyecikler örneğin... Hikâye nedense uzaktan şirin şirin gülümser insana, “Benden korkma” der. Oysa iyi yazılması ustalık gerektiren bir daldır. Bir de, hayatla pek içiçedir. Başka hikâyeleri, kitapları okumak kadar, yaşam içinde insanlarla ilişki-bağlantı kurmayı da gerektirir. Öte yandan, hikâye kahramanları her ne kadar hayali görünseler de mutlaka tanıdıklarımızın ve hatta bizim özelliklerimizle çakışan özelliklere sahip olabilir.

Edebiyat dipsiz bir kuyu. İçinden hiç çıkmamak isterim. Ama mahpusu da olmak istemem. Özgürlük olmazsa çünkü, başka hiçbir değer bizce makbul değildir.

En Çok Okunan Haberler