Yıkılan kentler ve yok olan hatıralar üzerine…

Geçtiğimiz hafta Berlin’den bildirmiş, görünen ve görünmeyen duvarlardan söz etmiştim. Yüzyılın utanç abidelerinden biri diyebileceğimiz Berlin duvarının yıkılışının ardından iki Almanya’nın birleşmesi, ayrılmış bir halkın kavuşmasıydı aslında. Bugün, sanal duvarlar örerek milletini bölenler, inanları ayıranlar var. Kim olduklarını biliyorsunuz, tek tek isimlerini zikredip can sıkmayayım.

Berlin, duvarını yıkan, kalanını muhafaza eden şahane bir kent. En sevdiğim, yolumu ısrarla düşürdüğüm. Geçtiğimiz hafta orada olma sebebim, Yeni Rakı tarafından düzenlenen Spirit of Istanbul festivali. Rakı içilen, değişik mezelerin denendiği, eğlenceli bir festival. Berlin Arena’da kurulan masalara oturanlar, bir yandan bu topraklara has enteresan yemekler yiyor, diğer yandan eğleniyor. Girişin ücretsiz olduğu festivalde kurulan barlar ve stantlar, her damak zevkine uygun yiyeceğe ulaşmanızı sağlıyor. Elbette rakı eşliğinde tüketiliyor bu yiyecekler.

Giriş ücretsiz ancak festival alanında (giriş dahil) herhangi bir taşkınlık ya da izdiham söz konusu değil. Almanya yasalarına göre, Arena içerisine aynı anda 4500 kişiden fazla insan alınamıyor. Alan dolduğunda –ki bu dolma hali bizdeki gibi tıklım tıklım değil– gelenlerin kapıda beklemesi isteniyor ve içeriden çıkan kadar dinleyici alana alınıyor. Aldığımız rakama göre, festival boyu alana giren insan sayısı 8000. Bu, önceki festivallerden daha yüksek bir rakam. Dördüncüsü düzenlenen Spirit of Istanbul, Berlin’in bilinen festivalleri arasına çoktan girdi.

Ben festival için gittim ama ekseriyetle Berlin gezdim. Sokaklarında yürüdüm, duvardan arta kalanları gördüm, Bergama Müzesi’ne gittim ama sunağı göremediğim için üzüldüm, plakçılarda dolandım, sevdiğim binalara baktım, bitpazarına gittim, enteresan plaklar aldım, bunları yaparken kayboldum ve sadece festivalde değil, diğer günlerde de rakı içtim. Berlin için “duvarını yıkan, kalanını muhafaza eden” demiştim ya, sahiden öyle: Binalar, yapıldığı günkü gibi korunmuş. Yenileri yapılmış, şehir büyümüş ama eskilere dokunulmamış. Kimse gelip “daha büyük” bir kilise inşa etmek için uğraşmamış mesela. Olanla yetinilmiş. Eski eserleriyle övünen, “yeni eser” yapmak için uğraşmayan bir kent Berlin. Kurulduğu günden bu yana en büyük değişim İkinci Dünya Savaşı sonrası olmuş –ki sonrasında yükselen finans binaları dışında “yeni” bir şey yapılmamış şehre. Bir yandan büyük bir inşaat alanı Berlin ama bu inşaatlar bizdeki gibi kentsel dönüşüm sonucu yıkmalar ve yeniden yapmalardan ibaret değil, kenti güzelleştirmek adına yapılan müdahaleler. Yeni müze binaları yapılıyor örneğin ya da var olanlar aslına dokunulmadan büyütülüyor. Koleksiyonun tamamını gösterme çabası var müzelerde. Bizdeki gibi onda birini gösterip kalanını depoya kapatmıyorlar.

Bizde şehirler yıkılıyor. Yıkıyorlar. Kimi inşaat marifetiyle, kimi tankla, topla, tüfekle… Eskiye dair izlerin hepsi siliniyor. Sadece şehirler değil, hatıralarımız yok ediliyor. Belleksiz bir toplumuz, az hatırlıyoruz zaten, hatırlamamıza vesile olan araçlar da böylelikle yok oluyor. Evde biletlerini sakladığım nice sinemanın artık kapanmış olması, acıdan öte bir şey vermiyor bana. Oyun oynadığım parkın yerinde yeni ve gıcır gıcır bir binanın yükselmesi ya da kitap aldığım kitapçının pide fırınına dönmüş olması da öyle…

Yakınlarda yeni bir Orhan Pamuk kitabı çıktı: “Hatıraların Masumiyeti”. Masumiyet Müzesi’ni, romanı ve şehri anlatan Grant Gee belgeselinin metni. Aynı zamanda Orhan Pamuk’la bu belgesel için yapılmış konuşmanın uzun bir özeti var kitapta. Şu cümleyi kuruyor Pamuk: “Şehirdeki binalar hayatımızın önemli dönemlerine tekabül eder.” Sonrasında, şöyle devam ediyor: “1910’larda yapılmış ünlü bir postane binasının, filanca paşadan kalma yüz yıllık bir konağın ya da 1950’lerde yüzlerce kere film seyrettiğimiz bir sinemanın yıkılması (…) hatıralarımıza giden yolun kapanması da demektir bizler için.” Özeti bu. Şehir değil, hatıralarımız yok ediliyor.

Yedi yıldır İstanbul’da yaşıyorum. Ondan önce 21 yıl Ankara’daydım. Çocukluğumun kenti Çanakkale ve lise döneminde yaşadığım İzmit’i de sayarsak, hayatım dört şehirde geçti. Berlin’e kaç kere gittim hatırlamıyorum ama her gidişimde bir sürü hatıra biriktiriyorum ve bu gidişler arasında uzun zaman olsa bile, bir sonrakinde hatıralarımla alakalı bütün mekanları yerinde buluyorum. Berlin, yaşadığım şehirlerden daha tanıdık. Birini deprem yıktı –ki yıkanın deprem olmadığını biliyoruz. Peki ya diğerleri? Dün alışveriş yaptığımız bakkalı yarın yerinde bulamamak çok acayip değil mi? Kadıköy sokakları, iki yıl öncesine nazaran bambaşka bir yapıya, apayrı bir dokuya sahip bugün. Ankara, biraz da “başgan”ın hoyratlığı yüzünden, tümden değişti; artık tanınmaz halde. Çanakkale, hâlâ eskisi gibi ama çocukluğumda en sevdiğim büfe olan Kayıntı’nın ya da Akal Amca’nın eczanesinin yerinde yeller esiyor.

Mazhar Alanson’un bilinen bir şarkısının bilinmeyen hikâyesiyle bitireyim yazıyı. Tarkan’ın da söylediği “Yandım”, aslında “Bodrum”un devamı: “Gönlüm orda kaldı, düştüm yollara / Bir baktım Bodrum yeniden karşımda / Bir hayal sanki eski bir macera / Açtım gönlümü rüzgârına // Yandım yandım ki ne yandım / Seni görünce hem güldüm hem ağladım / Seni benden uzaklara savurmuşlar / Hatıralarımın üstüne oteller yapmışlar…” Sonradan değişmiş, bildiğimiz “Yandım”a dönüşmüş şarkı ama bu hali, bu yazının son noktası için ideal. Sadece oteller değil, AVM’ler, gökdelenler yapılıyor artık hatıralarımızın üstüne. Bunun içindir ki Berlin’le ilgili hatıralarım hep canlı ve her görüşümde yeniden canlanıyor. Gittiğim sürece canlanacağını bilmek, Berlin’i sevmem için yeterli sebep.

Geçtiğimiz hafta, yazının sonunda, Berlin’deki müzik ikliminden söz etmek için topu bu haftaya atmıştım. Yıkılan binalara girdim, top yine auta çıktı. Haftaya başlama vuruşunu buradan yaparım belki. Kim bilir, belki de başka bir bahara kalır Berlin ve müzik hadisesi? İlla ki söz ederim ama, unuturum sanmayın. Belleksiz toplumda belleği yerinde tutmak için direnenlerdenim. Bunun için şarkıları kullanıyorum. Her şey yıkılsa bile onlar kalıyor çünkü.

En Çok Okunan Haberler