Yitik dünya

Savrulan bir hayat bizimkisi, nereden gelip nereye gittiğimizi bilmediğimiz ya da bilmek istemediğimiz. Bütün mesele, devlet iktidarıymış gibi geliyor. Gerçekte devlet iktidarı, gündelik hayata şekil veren başka egemenlik biçimlerinin kaynağı olduğu kadar, sonucu da… Kendimizi kandırmaya gerek yok, Susan Buck-Morss’un da altını çizdiği gibi, insanlığın kolektif tarihini belirleyen şey, her zaman şiddete başvuran siyasal eylemlikler oldu. Hapsetmek, işten atmak, gazete ve radyoları kapatmak da bir tür şiddet ve tarihimizi belirliyor. Bu şiddet sürecinin sindirilebiliyor oluşu, toplumu parçalara ayırıp ayrı ayrı şiddet uygulanmasından kaynaklanıyor. Bu yüzden, kamplaşma ya da kutuplaşma denilen süreç, iktidarın temel stratejisini oluşturuyor. Bu strateji yeni de değil, toplumsal tarihimize, bu parçalanma ve parçaların birbirine şiddet uygulamasını yöneten devlet geleneği şekil veriyor.

Bir yandan şiddet, bu çağın hücrelerine öyle bir işlemiş ki, Agamben’in “Kutsal İnsan”da yazdığı gibi, “Çağımız, bir hafta sonu tatilinde Avrupa otoyollarında verilen kurbanların askerî bir çıkarmada verilenlerden daha fazla olduğu bir çağ...” Çağımızın sunduğu hayat, kabul etmekten kaçınılan, “ama bugüne dek eşi benzeri görülmemiş boyutlarda öldürebilme sıfatı taşıyan bir hayat…”

Agamben, mutlak tahakkümü meşru kılan şeyin, siyasetin radikal bir biçimde “çıplak hayat alanı”na, yani bir toplama kampına dönüşmüş olması ve bunu mümkün kılan şeyin de biyosiyaset olduğunu söylüyordu. Şimdiki iktidarın, cinsellikten ne yiyip ne içileceğine kadar her şeye karışması…

Balıkçılar kahvesinde oturmuş, Foucault, Arendt ve Agamben’in kitapları arasında mekik dokurken, “Ne yapıyorum ben?” diye düşündüm. Yıllardır yaptığım, neredeyse alışkanlık ve bir yaşam biçimi hâline gelmiş olan bu anlama çabası, bir işe yarıyor muydu? Kapattım kitabı defteri, hırkamı giyip dışarı çıktım. Deniz kabarmış, yağmur bulutları hızla toplanıyordu. Dünyayı dert edinen yazarları, düşünürleri, devrimcileri düşündüm. İnsanın kendini anlaması, içinde yaşadığı toplumu, çağı, doğayı anlamasıyla mümkündü, başkalarının acılarını hissetmek ya da onları acılardan kurtarmak değildi asıl mesele, anlamlı bir hayat sürebilmekti. Bu çağın en önemli sorunu, anlamlı bir hayatın mümkün olabileceğine dair inanca dair kuşkuların derinleşmiş olmasıydı. Savruluyorsak eğer, bu yüzden savruluyorduk ve her şey radikalleşiyorsa, bu yüzden radikalleşiyordu. Dünyanın kayboluşunu, bütünlüklerin olmamasına bağlayan Kraucer’in sözlerini hatırladım: Bilinci inanç kıymıkları ile çeşitli faaliyetlerin toplamı olan, parçalar hâlindeki bireyler, parçalar hâlindeki gerçeklikte kendilerine düşen rolü oynadıkları için, canavarı bir bütün olarak göremezler, gerçekte canavarın kolu bacağı olduklarını...

Deniz kenarında bir çay ocağına oturup, aklınızda başka bir şey olmadan sadece denizi ve içtiğiniz çayın sıcaklığını hissedebiliyor muydunuz? Yoksa sürekli bir kaygı ve korku içinde kariyerinizi, geleceğinizi, kendinizi mi düşünüyordunuz? Belki de asıl mesele, dünyadan bu uzaklıktı, evimiz olan bu dünyadan. Evden ne kadar uzaklaşılırsa, umutsuzluk ve yalnızlık da büyüyordu.

Thomas Bernhard’ın “Dünya kalbimde büzüşüyor” diyen, “Don” adlı romanındaki o ressamı düşünüyorum. “Bilmelisiniz” diyordu, “bütün insanlar gibi, ben de yaşamım boyunca adeta yalnızca kendi kendimle ilişki kurdum, bu zor dünyada, bu kadar çok yasanın olduğu ve hiçbir yasanın olmadığı bu dünyada...” Sadece kendimizle ilişki kurduğumuz bir yer olamazdı dünya, o zaman böyle büzüşürdü kalbimizde.

Düşüncelere dalmış bir halde sahilde yürürken, bir an durup, balıkçılar kahvesinden uzaklaştığımı ve içimde büyüyen yalnızlığı fark ettim. Geri dönüp balıkçı dostlara sataşmak, şakalaşmak, karbonatlı çayı yudumlayarak yeniden kitapların arasına gömülmek istedim… Paul Auster, “Yalnızlığın Keşfi”nde “Yitirilmiş bir dünya bu” diye yazmıştı. Yitirilmiş bu dünyayı yeniden yaratmaktan başka bir yol yok, önce kendimizde…

En Çok Okunan Haberler