Yok sayılanların öyküleri

EBRU AKKAN

Semra Bülgin ile, Bilgi Yayınevi tarafından 2018 Muzaffer İzgü Gülmece Öykü Yarışması Ödülü’nün ilkini kazanan ‘Bozma Kızın Moralini’ kitabıyla ilgili konuştuk. Yine Bilgi Yayınevi etiketiyle çıkan kitap, yazarın ‘Hep Aynı Sabaha Uyandım’dan sonraki ikinci eseri.

» Kitabın ilk öyküsü Düğün Daveti. Yer yer gülümseten öyküde bir şey fazlasıyla dikkatimi çekti. Jet sosyetimizin, valsle başladıkları düğünün sonunda Osman Aga türküsü ile kendilerini ortaya atıp göbek atmaları. Bu detaylar, toplumumuzda kültürel anlamda kafa karışıklığı yaşandığının, modernizmin özümsenemediğinin veya üst kültürün yerleşmediğinin göstergesi mi?

Estetik ve sanat, tarihten, yaşam tarzından, düşünce yapısından bağımsız değerler değil. Her toplumun kendisini ifade edişi, hissedişi kendisine özgüdür. Cem Karaca söylemişti: “Ömrüm demekle my life demek aynı duyguyu ifade etmez” diye. Tam da bu, demiştim. Tabii ki bu etkileşim içinde olunmayacağı, kültürlerin birbirini değiştirip dönüştürmeyeceği anlamına gelmez ama sadece görüntüyü değiştirerek arzu edilen değişimi temin edemeyiz. Sanırım bu sebeple vals ile başlayan bir düğün Osman Aga ile belde ceket, şıkır şıkır oynarken bitiyor.

» ‘Tarla Kuşu Jüliet’te ataerkil yaşam tarzına değiniyorsun. Öykünde erk, yani koca, eşine “Kimseyi utandıracak bir şey yapma!” diyor. Evlilik kurumunu her şeye rağmen sürdürmek toplumun kadınlara yüklediği kutsal bir görev mi? Kadın neden bir ilişkiyi sürdürmek durumunda kalmaya zorlanıyor?

Kırsal kesimden bahsetmiyorum ama modern diye tanımladığımız hayattan yola çıkarsak, Türkiye’de erkek olmak çok zor. Geleneğin ve toplumun erkeğe verdiği iktidarın yanında, erkeğe yüklenen ve artık taşımaları güç olan pek çok da sorumluluk olduğunu kabul etmeliyiz. Riskleri üstlenmek, evini, ailesini korumak, para kazanmak ve hatta iktidarı elinde tutmak bile kendi başına bir sorumluluk olarak sırtlarına yüklenmiş. Ne yazık ki bunun değişmesi için biz kadınlar da yeteri kadar dürüst bir çaba göstermiyoruz. İş sorumlulukların paylaşımına geldiğinde “ama ben kadınım” demek kolay geliyor. Sorun, evliliğin gönüllü bir birliktelikten ziyade -ki bunun için evlilik de şart değil bana göre- ekonomik bir dayanışma ve saygın bir statü elde etme aracı olarak sürdürülmesi. Başarı bir mutluluk kriteri olarak tanımlandığında ortaya proje evlilikler ve proje çocuklar çıkıyor. Sosyal medyada paylaşılan mutlu evlilik fotoğrafları da bu büyük projenin bir parçası. Herkes ne kadar mutlu/başarılı olduğunun görünmesini istiyor. Bir dayatma varsa bu kadın için de erkek için de aynı.

» Bu durum değişecek gibi mi?

Mutlaka değişecek, hiçbir şeyin değişmemesi beklenemez ama ömrümüz yeter mi bunu görmeye onu bilmiyorum.

» Öykülerin geneline bakıldığında insanlığın tüm hallerine değinildiğini görüyoruz. Sadece kadın-erkek eşitsizliğini veya yoksul yaşamları değil, örneğin eski bir devrimcinin yaşadığı bir vicdan azabının nasıl kullanıldığını da anlatıyorsun. Bir jigolonun hayatından da kesitler var. Semra Bülgin, ötekileştirilen insanlara neden dokunuyor?

Onlar gözüme ilişiyor. Görülmeyen, duyulmayan, yok sayılanlar. Kalabalığın, gürültünün ortasından sessiz sedasız geçip gitmesinler istiyorum.

» Bunları taraf tutmadan, güzellemeler yapmadan anlatman dikkate değer. Bunu başarabilmişsem ne mutlu. Derdim yargıçlık yapmak değil. Gözümün gördüğüne, aklımın erdiğine şahitlik etmek istiyorum sadece.

» Karakterlerinin bizden, yanı başımızda hayatlarına tanlık ettiğimiz insanların arasından seçilmiş olmaları, öykülerini akılda kalıcı ve inandırıcı kılıyor. Okuyucuya, karakterlerin hikâyelerine farklı açılardan bakma imkânı sunuyor. Entelektüel jigolomuzdan bahsedelim istiyorum biraz da.

Evet özgür iradesiyle jigololuğu seçmiş bir entelektüel Suat. Bu onun için bir tür başkaldırı, bir tür hesaplaşma şekli. Her insan görünmek ister. Suat da görünmek için pek alışık olmadığımız bir yol seçiyor kendisine. Biraz öfkeli, biraz kırgın, biraz kaybeden, herkes kadar kurban, herkes kadar kahraman.

» Otoriteyle çatışmanın çeşitli hallerini işlediğin ‘Günlerdir Seni Bekliyorum’ öykündeki, yirmi yıldır aynı işi yapan Murat’ın hayatı bir sabah servis arabasında karşılaştığı Ahmet ile değişmeye, dönüşmeye başlıyor. Murat’ın kendisiyle yüzleşmesi, kaçış ve kabulleniş evreleri, dikkatle ve çok eğlenceli bir dille anlatılmış. Kahramanın Murat kendini tanımakta neden bu denli geç kaldı?

Başta da söylediğim gibi ben erkeklerin sırtlarına yüklenmiş iktidar olma halini trajikomik buluyorum. Bu öyküde de bunun en kaba hali ile sergilendiği bir durumu anlatmak istedim. Doğduğunda kurbanların kesildiği, şölenlerin düzenlendiği kutsal erkeklik rolünü oynamaya çalışan Murat’ın orta yaşa gelmişken yaşadığı aşkla dayatılmış olana başkaldırısının hikâyesi. Başka bir şeyle de gerçekleşebilirdi bu kırılma ama ben aşkı seçtim.

» Her şey kırk yaşıma girdiğim o yıl değişmeye başladı. Hatta o gün. ‘Aziz Nesin Öldü!’ yazan panoyu gördüğüm gün, diyor, ‘Biri Vardı’ öykündeki Orhan. Bu öyküyü yazmaya seni iten neydi, kurgusu oldukça farklı, etkileyici.

-Bu hikâye zihnimde kendiliğinden beliren bir sahneyle başladı. Gece yarısı bir kapının eşiğinde duran, korkmuş, büzüşmüş bir kadın silüeti vardı sahnede. Daha fazlasını anlatmak istemiyorum, henüz öyküyü okumamış olanlar için tadı kaçmasın istiyorum ama bunun bir hesaplaşma hikâyesi olduğunu söyleyebilirim. Kimin iyi, kimin kötü, kimin haklı olduğuna, masumiyetin nerede başlayıp nerede bittiğine dair pek çok soruyla boğuşarak yazdım. Orhan sonunda bir yere vardı ben hâlâ düşünüyorum.

» Biraz da ilk öykü kitabın ‘Hep Aynı Sabaha Uyandım’dan bahsedelim.

‘Hep Aynı Sabaha Uyandım’da kara diye tanımlayabileceğimiz hikâyeler anlatıyorum. On yedi farklı hikâye ama aslında on yedisi de yaşadığı hayatı değiştirmek isteyen ama bir şekilde bu kudretini kaybetmiş, sakatlanmış insanın hikâyesi.

En Çok Okunan Haberler