Kayıp halk

“Gelecek olan halka” inanmak. Basit bir mühendislik veya iradecilikle bir “halk yaratmak” değil, ortakça halklaşmak ve yeniden halk haline gelmek için halka ve kendine inanmak

Prof. Dr. Necmi ERDOĞAN

Günümüz Türkiye’sinde siyasal alandaki güç ilişkilerinin şekillenmesinde temel rolü halkın kayıp olması oynuyor. Bence içinde yaşadığımız organik bunalımın hem kaynaklarından, hem sonuçlarından biri budur. ‘Kayıp halk’ ile kastettiğim –“Türkiye bir Toplum mu?” başlıklı yazıda resmetmeye çalıştığım- ‘suç ortaklığı toplumu’na karşı, eşit, özgür ve kardeşçe bir insan topluluğu olma umut ve iradesini cisimleştiren bir kolektif özne olarak halktır. Ama hemen vurgulayalım ki, ne kadar kayıp olursa olsun, kendini göstermesi ve o güç ilişkilerini değiştirmesi zorunlu bir olasılıktır.

SİNEMA VE HALKA İNANÇ

İlk bakışta gereksiz görünebilirse de, tartışmaya sinema ile başlamak en isabetlisi. Yalnızca tartışmamızın daha kolay anlaşılmasını sağlayacağı için değil; aynı zamanda Ulus Baker’in deyişiyle ‘görsel düşünüş’ün -sunduğu imkanların yanı sıra- hakim veya hegemonik kodları daha iyi görmemizi sağlayabileceği için de.


Ulus Baker, Yılmaz Güney sineması hakkındaki yazılarında, Deleuze’ün Güney de dahil Üçüncü Dünyada üretilen politik sinema hakkında yazdıklarından hareket eder. Ancak ilginç bir biçimde, Deleuze’ün bu bağlamdaki temel bir argümanını es geçmiş görünür: Modern politik sinemanın temeli, “halkın artık var olmaması veya henüz var olmaması… halkın kayıp olması”dır. Deleuze’e göre, klasik politik sinema, Sovyet sineması da olsa, Amerikan sineması da olsa, halkı hep “işte orada” olarak sunmuştur. “Aktüel olmadan önce gerçek, soyut olmaksızın ideal olarak” halk oradadır, vardır. Ezilmiş, kandırılmış, kör veya bilinçsiz de olsa. Ama faşizmle birlikte sinemanın nesnesi özne haline gelen kitleler değil de tabi kılınan kitleler olunca, Amerikan halkı artık kendinin “gelecek olan halk” olduğuna inanmaz hale geldiğinde durum değişir. Deleuze, Güney’e de atıfta bulunarak, sinemanın “Katolik bir niteliği” olduğunu ve devrimci tutkunun bu defa Üçüncü Dünya sinemasına geçtiğini vurgular. Üçüncü Dünya ve azınlık sineması, klasik politik sinemadan farklı olarak, zaten orada olduğu varsayılan bir halka seslenmeye değil, halkın yaratılmasına katkıda bulunmaya dayanır. “Dünyaya olan inanca” vurgu yapan Deleuze’ün, “gelecek olan halk” için “bir süre daha inanılabilir” kaydını düşmesi dikkate değer. Türkiye sinemasının yakın dönem tarihinin onun tek cümlelik bu öngörüsünü haklı çıkardığını söyleyebiliriz.

Diyebiliriz ki, Türkiye sinemasında halkın kayıp olmasının erken habercilerinden biri 1984 tarihli bir hiciv filmi olan Namuslu’dur. 1970’lerin Münir Özkul’lu aile komedilerinde -ve aslında Yeşilçam’ın diğer türlerinde de- resmedilen -türlü zaafları olsa da- iyi kalpli, temiz, saf, alçakgönüllü, elcil ve paylaşımcı insanların oluşturduğu topluluğun yerini kahramanın kendisi dışında -eşi ve çocukları da dahil- hemen herkesin dahil olduğu, “namusluluğu” horlayan ve bencil maddi çıkarlar peşinde koşmayı alenen norm sayan bir topluluk almıştır. Başka örnekler de vermek mümkün ama kısaca söylersek, 1980’lerin kültürel ikliminde, edilgen ve sessiz de olsa hakkın, adaletin ve iyiliğin kazanmasını isteyen bir “halk”ın yerini Özalcılığın bireyci, çıkarcı, saldırgan, mülk edinici “yeni insan”ı almaya başlar. Bu on yılın sonunda, Camdan Kalp (1990) gibi filmlere geldiğimizde, gecekondu, köy veya Kürt halkı entelektüel romantizminin çözmeye giriştiği bir “sosyal sorun” olmak yerine, “eski reflekslerle” hareket eden entelektüelin “boşu boşuna” hayatını kaybetmesine neden olan bir kör cehalet, hesapçılık, kadir bilmezlik, maddiyatçılık ve şiddet yuvası olur. Öyle ki, küçük burjuva romantizminin kadim nesnelerinden biri olan “ayakkabı boyacısı çocuk”, Güney Afrika’daki ırkçılığa methiye düzen mektuplar yazan bir çocuğa dönüşmüştür artık.

Bu çizgiyi takip ettiğimizde, 1990’lardan 2010’lara, bütün bir Zeki Demirkubuz filmografisinin kapıcıdan fahişeye, gündelikçi kadından figürana kadar uzanan çeşitli alt sınıf resimleriyle bize sunduğu halk imajının neredeyse pürüzsüz bir biçimde çıkarcı, kötücül, sinsi, inançsız, kayıtsız, hayalsiz, hiçlik içinde yaşayan insanlar imajı olması şaşırtıcı değildir. Bu resimlerde, küfredebildiği gibi gülebilen de, vurabildiği gibi şefkatle sarabilen de, kendi derdinde olduğu gibi hesapsızca kucak açabilen de insanlar yoktur. Hele alt sınıf kadını, gündelikçi resimlerinde olduğu gibi, türlü cefalarla ayakta kalma mücadelesini yürüten değil, kendisine aşık olan delikanlıya kumpas kuracak kadar acımasız bir öznedir; bir gün önce öldürmeyi planladığı patronu ile en ufak bir iç çelişki bile yaşamadan evlenecek kadar da onur ve özsaygıdan nasibini almamıştır.

Yılmaz Güney’in gözü “gelecek olan halk”ın gözüyken, Demirkubuz’unki halkın imkansızlığına bakıp duran gözdür. Demirkubuz sinemasında halkın imkansızlığı ile yönetmenin inançsızlığı iç içe geçer. Üçüncü Sayfa’da (1999) olduğu gibi, bir figüranın Yılmaz Güney’e özenmesi, onun ikonu olduğu eşit ve özgür bir dünya hayalinden eser bulunmayan bir saçmalık veya sahtelikten ibarettir. İyiliği zayıfların zavallılığı olarak gördüğünü açıkça dillendiren yönetmenin sinik sinemasının, Yeraltı’nda (2012) olduğu gibi, devrimcinin hakikatini, içip içip marş söyledikten sonra fahişelerle yatma derdinde olmak gibi resmetmesi şaşırtıcı değildir. Güney’in, Baker’in de vurguladığı gibi, her şeyi ve herkesi transa sokmasından farklı olarak, yaşanan ve yaşanabilecek tek hayat kabus olmuştur artık.

Modern politik sinemayı karakterize eden nitelik halkın kayıp olması ise, yakın dönem Türkiye’sinde güçlü bir politik sinemanın gelişmiş olması beklenirdi. Ancak böyle olduğunu söylemek mümkün değil. Makro ve mikro faşizmlerin özel olanı baştan kamusal kıldığı onca zulüm, sömürü ve tahakküm biçimlerinin çok az sayıda örnek haricinde sinemada hala yer bulamamış olmasının nedenleri kurcalanmaya değer. Tam da bu noktada, Demirkubuz sinemasının halkın kaybını güzellemese bile, halkın varolmasının imkansızlığı üzerine kurulu bir anlatı olmasının basit bir eleştirisinin ötesine geçmek gerekir. Teslim etmeliyiz ki, şimdilerde “muhalif çevrelerde” yaygın olan halk imajı Demirkubuz filmlerindeki halk imajı ile örtüşüyor. Yani Demirkubuz sineması, ne kadar yanlış bulsak da, temsil gücü yüksek bir sinemadır. Zira söz ettiğimiz çevrelere hâkim olan eğilim, ülkeyi ve halkı bir Demirkubuz filminin klostrofobik mekanları ve kötücül karakterleri gibi seyretmek. Örgütlü bir muhalefet geliştirmek için didinenleri hariç tutarsak, muhalif insan çoğu kez, tıpkı Demirkubuz gibi, ironik insandır ve hatta -Simmel’in terimleriyle- bıkkın veya sinik bir tavra sahiptir. Her şeye dışarıdan ve yukarıdan bakarak burun kıvıran, mevcut sol örgütleri, genel olarak örgütlü olmayı ve hatta kendi kişisel inancını tiye almaya meyyaldir. İster bıkkın, isterse de sinik bir tavrın eseri olsun, artık dünyaya inanmamaktadır ve kendisine “kötü bir film” gibi görünen dünyayı seyrederek, onun olaylarına maruz kalmaktan yakınıp durmaktadır.

Deleuze, yine politik sinema bağlamında bir çifte imkansızlıktan, “grup oluşturmanın imkansızlığı ve grup oluşturmamanın imkansızlığından, gruptan kaçmanın imkansızlığı ve gruptan tatmin olmanın imkansızlığından” söz etmişti (Dikkat edilirse, bu ifade, günümüz kapitalizminin emek rejiminin dayattığı güvencesizliğin -veya prekarizasyonun- “örgütlenemezlerin örgütlenmesini” zorunlu kılmasına birebir uyuyor). Tam da bu koşullarda, yine onun deyişiyle, ihtiyacımız olan şey, “dünyayı değil, dünyaya olan inancımızı filme alan” bir sinemadır. Bu açıdan, sinemanın da, bizim de sorunumuz aynı: “Gelecek olan halka” inanmak. Basit bir mühendislik veya iradecilikle bir “halk yaratmak” değil, ortakça halklaşmak ve yeniden halk haline gelmek için halka ve kendine inanmak. Zira bizi dünyaya yeniden bağlayacak olan tek şey inançtır. Bu inanç, kendimiz olarak halka ve halk olarak kendimize inanç da olacaktır.

SINIF DİLİ VE DİLSİZLEŞME

Yakın dönemde kentli ve eğitimli orta sınıfların ağzından -özellikle muhtelif haberlere yönelik olarak yapılan sosyal medya yorumlarında- sık sık duyduğumuz “Biz ne zaman bu hale geldik?” sorusu, AKP dönemi gündelik hayatının sıradan kötülüklerinin şiddeti ve yaygınlığının ötesinde, bir masumiyet çağını ve o çağın kaybını ima ettiği ölçüde yanlış bir sorudur. Zira kaybedildiği varsayılan çağ hayalidir. Nitekim halk aşığı Seyrani daha 19. Yüzyılda “Eyvah fukaranın beli büküldü / Medet ticaretin gücüne kaldık / İyiler alemden göçtü çekildi / Bizler zamanenin piçine kaldık” demiştir ve yine nitekim Yoksulluk Halleri için 2002 yılında görüştüğümüz yaşlı yoksul Elif “İyiler hep gitti; çekildi gitti” diyerek onun dizelerini yüz elli yıl sonra yankılamıştır. Yine zira açlıktan yemek zorunda kalınan ölü çocuk etinden kendilerine verilmeyince, annesine “Ben ölürsem, sen de benim etimden onlara verme” diyen Ermeni çocuğun veya Dersim’de analarının ses etmesin diye boğarak susturmak zorunda kaldıkları çocukların kefaretinin ödenmediğini düşündüğünüzde de, bu masumiyet kaybı anlatısı ideolojik bir fantezi olarak kalır. Böyle kimilerine tartışmalı gelebilecek örnekleri bir kenara bırakırsak, bu toprakların yazdığı en büyük destanlardan biri olan Çanakkale’de canını veren askerlerin tayınını satan ve yine bu toprakların en büyük ikonlarından biri olan kağnıyla cepheye malzeme taşıyan yaşlı kadınlara devletin vereceği paraya el koyan subaylar da olabildiğini düşündüğünüzde, masumiyet kaybı anlatısı muhayyel bir geçmişten alınan ve fakat suçları silinmiş veya hiç tanınmamış bir temiz kağıdı haline gelir.

Bütün bunlara rağmen, bu toprakların halkı, aynı zamanda “iyilerin çekip gitmesinden” yakınan, sınıf ayrımlarını içerleyen, “boğazından haram lokma geçirmeyen”, Ermenileri canı pahasına saklayan, 6-7 Eylül’de Rum dükkanını koruyan, Çakırcalı Efe’nin giydiği çarığı olduğu gibi, öldüğünde tabutuna serilmesi için “Dev-Gençli çocukların” bayrağını da sandığında saklayan, Terzi Fikri gibi “her şeyi halkıyla beraber yapan” insanlardan da oluşan bir halk olmuştur hep. Yakın dönemin ayırt edici yönü, insani, eşit ve özgür bir varoluşu temsil eden bu ikinci kampın kendini güçlü ve etkili bir şekilde var edememesidir.

***

ORTA SINIF DİLİ VE SOLCULUK

Kışın soğuğunu iliklerinde hisseden bir insan için, bir torba kömürün veya aç olan çocuklarını uyutabilmek için, içinde sudan başka bir şey olmayan tencereyi kaynatan anne için, bir paket makarnanın ne anlama geldiğini anlayamayan güya muhalif bir orta sınıf dili halka ilişkin olumsuz imajda pay sahibidir. “Makarnacılar” hor görüsü veya alaycılığı, tepkisizliğinden dem vurup durduğu halk kitlelerinin mevcut örgütsüzlük, yalıtıklık ve kolektiflikten uzaklık koşullarında kendi gündelik hayatlarını idame ettirme ve ayakta kalma arayışına mahkum edilmişliğini es geçer. Daha da önemlisi, bu hor görüyü dillendirenlerin kendilerinin sahip oldukları maddi ve düşünsel varoluş koşullarının kolektif eyleme girişmeyi hor gördüklerininkilere göre kat be kat daha çok mümkün kıldığı ve fakat bundan uzak durdukları gerçeğini de es geçer. Söz konusu olan alt sınıflar olunca “kurbanları suçlamakta” beis görmeyen bu dilin, huzursuz orta sınıf mensuplarının yurtdışında veya ülkenin sakin köşelerinde yeni bir hayat kurarak veya çocuklarını devlet okullarından uzak tutarak kendi başlarının çaresine bakma arayışıyla meşgul olmaları konusunda sessiz kalması dikkat çekicidir. Beka kaygısına düşmek veya “idare etme sanatı”nı icra etmek alt sınıflar için gayrimeşru, küçük burjuvazi için meşru gibidir sanki! Bu dilin öznesi, halk diyarına yaptığı yolculukların -gündelikçi, kapıcı, AVM emekçisi veya garsonla anlık temaslarını saymazsak- Twitter veya Youtube’da paylaşılan sokak röportajlarını veya haberleri seyretmek ve üstüne yorum yapmaktan ibaret olduğunu bilmezden gelen bir öznedir. Kınadığı arsızlık veya cehalet manzaraları ile kendi fiili kayıtsızlığı ve bunu bilmiyormuş gibi yapışı arasında kopmaz bir bağ vardır. “Muhalif ama seçkinci” bu orta sınıf dilindeki halk imajını bir tarafa bırakalım. Halka olan inancın kaybolması, halkın kendine olan inancı kaybetmesiyle de ilişkilidir elbette. Hatta bu ikisi aynı sürecin parçalarıdır. Yani halka olan inanç kaybının “nesnel” bir gerçekliği de vardır: Halkın kendine olan inancı kaybetmesi, geç kapitalizmin ve AKP rejiminin -emek sürecinin düzenlenmesinden ideolojik devlet aygıtlarına kadar çok çeşitli siyasal teknolojiler yoluyla- yarattığı bireyselleştirici, yalıtıcı, tebalaştırıcı, uysallaştırıcı mekanizmaların ürettiği bir ideolojik etkidir. Bunun sonucunda ortaya çıkan genelleşmiş karakter aşınmasından elbette alt sınıflar da nasibini almış, egemenlerin gırtlağıyla konuşmak onlar arasında hiç olmadığı kadar yaygınlaşmıştır. Pasolini’nin 1970’ler İtalya’sında “yeni faşizm”in alt sınıflar arasında yarattığı dilsizleşmeye (bedenlerin ve jestlerin bile dönüştüğü bir gelenek yıkımı veya “antropolojik mutasyon”a) ilişkin argümanı Türkiye bağlamında da öne sürülebilir. Alt sınıfların dili ve dilsizleşmesi başlı başına ele alınması gereken bir konu olduğu için şunu vurgulamakla yetinelim: Alt sınıfların hıncı ve içerlemesi, intiharlar gibi içe göçme ve Suriyeliler, Kürt işçiler, sağlık çalışanları ve hatta sokak hayvanlarına saldırma gibi yatay boşalma kanallarıyla dışarı yönelme arasına sıkışmış gibi görünmektedir. Bu süreç, “gönül zenginliği” veya “iç güzelliği” üzerine kurulu bir kendilik algısı ve karakterden uzaklaşarak önceden gayrimeşru sayılan bir ahlaki ekonomiye yönelmeyi, bir başka deyişle yoksullar arasındaki lümpenleşme eğiliminin güçlenmesini de doğurmuştur. Bu noktayı, bu satırların yazarının kendilerine karşı nasıl faşist bir orta-üst sınıf dilinin üretildiğini tartışmış olduğu apaçi gençler örneği ile açalım: Uyuşturucu için para bulabilmek amacıyla eşcinsellerle ilişkiye girmek, birbirine karşıt olduğunu bildiği iki partinin afişlerini de asarak “yolunu bulmak” ve bunu da gülerek anlatmak, muhalefet lideri için “Çok ağlıyordu garibim; al oyum senin olsun dedim” diyerek oy vermek, sevgilisi olan kapıcı kızından para tırtıklamak veya kendisine telefon almazsa ayrılacağını söyleyerek tehdit etmek vb. az görülen tablolar değildir. Ama hemen eklemek gerek ki, yine aynı gençler, yönü belirsiz de olsa “alayına isyan eden”, kendi şiirini yazmak veya kendi videosunu yapmak isteyen, kimseye kul olmayıp kendisinin efendisi olan özneler olmayı arzulayan gençlerdir de. Onların ve daha başka alt sınıf kesimlerinin bu çelişkilerini kolektif olarak özneleşme yönünde aşmalarını sağlayacak içeriden ikna edici bir dile ve pratiğe ihtiyaç vardır. Bu ise, yalnızca onların sorunu değil, aynı zamanda bizim sorunumuzdur. Bu nokta bizi sola götürüyor.

***

SOL VE 'GELECEK OLAN HALK'

Popülizmin beşiği olan Türkiye siyasetinde halk hep bir heyula gibi dolaşa gelmiş veya dolaştırılmıştır. “Halk” teriminin popülist söylemlerdeki kullanımlarını bir tarafa bırakalım ve solun ona yükleye geldiği ezilen ve sömürülen emekçi sınıf ve katmanların eşitlikçi ve özgürlükçü kolektif iradesinin diğer adı anlamını kullanalım. Şimdi içinde bulunduğumuz ideolojik-politik iklim, bu anlamıyla halkın hayaletinin bile kaybolmuş göründüğü bir iklimdir. Hayalet haliyle bile halka olan inanç kırılmıştır. İnananı yoksa hayalet de yoktur. Yine de egemenler kendilerini rahat hissedemiyorlar zira halkın hayaletinin geri dönüp konaklarının huzur ve nizamını sarsmasının pekala mümkün olduğunu biliyorlar.

Yakın dönemde kimi mecralarda faşist popülizme karşı bir “sol popülizm”in çare olup olamayacağı yollu bir tartışma yürütüldü. Bu yazının sınırlarını aşan bu tartışmayla ilgili olarak, sol bir popülizmin yükselişini nesnel olarak gerçek bir olasılık olmaktan alıkoyar görünen iki dinamik olduğunu belirtmekle yetinelim: Birincisi, toplumsal iktidar ilişkilerinin karmaşıklığının ve “halk”ı türlü biçimlerde içinden bölmesinin popülizmin vazettiği türden geçirimsiz ve dışlayıcı bir ikili karşıtlık tahayyülünü etkisiz kılmasıdır. İkincisi ise, popülizmin ayırt edici özelliklerinden biri olan halkı yüceltme ile günümüz Türkiye’sinde sol-muhalif kesimlerin büyük kısmına hâkim olan olumsuz halk imajı arasında çarpıcı bir farkın olmasıdır. Bu hâkim imaja göre, halk “makarnacı”dır; şiddet doludur; suç ortağıdır ve bunu anlayamayacak kadar da iflah olmaz bir haldedir. Yani halk çok yaygın bir şekilde “değerlerimizin saklı hazinesi” gibi değil, İslamcı faşizme rıza gösteren, cahil, çıkarcı, gündelik hayatı şiddet veya tacizden ibaret, haksızlık veya adaletsizliklere alkış tutan veya ses çıkarmayan bir kitle gibi düşünülüyor. Böyle olduğu ölçüde de, bir sol popülizmin istenilir olup olmaması bir tarafa, etkili olmasının koşullarının dahi pek olmadığını söyleyebiliriz. Bu noktada, kayıp halk tartışmasını sol bağlamında devam ettirmek gerekiyor.

HALK ADINA KONUŞMAK

Tarihsel olarak düşünüldüğünde, Türkiye solunun çağırdığı, seslendiği, adına konuştuğu veya konuşmasını sağlamaya çalıştığı özne, “işçi sınıfı” ve daha çok da “halk”, “halk kitleleri”, “emekçi halkımız”, “Türkiye halkları” vb. olagelmiştir. Ecevitçi-sosyal demokrat kanadıyla, “demokratik halk iktidarı”nı kurmaktan dem vurmuş; devrimci-sosyalist kanadıyla, “Türkiye ve Kürdistan halklarının kurtuluş mücadelesi”ni sloganlaştırmış, “Oligarşi mezara, halk iktidara” demiş, “Halka kalkan faşist ellerin kırılacağı” uyarısında bulunmuş, geleceğin toplumunun nüvelerini “Söz halka, yetki halka, karar halka, halk iktidara” şiarıyla yaratmak istemiştir. Ecevit popülizmindeki gibi romantik bir tarzda olmasa bile, halkın son kertede masumiyetine, temizliğine, iyiliğine olan inancın solda asli olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim TİP lideri Aybar, bir taraftan “halkın sahip çıkmadığı bir toplumculuğun hilkat garibesi” olacağını söylerken, diğer taraftan da “halkın sadece emek sömürüsüyle ezilmediğini” ve yüzyıllardır “bey takımı” tarafından da horlandığını belirtiyor ve kendi “hürriyetçi sosyalizm”ini “vatandaşlarımızın haysiyetlerine, insanlıklarına kıskançlıkla bağlı olmalarına” dayandırıyordu. Kısacası, ezilen, sömürülen ve mazlum “halkımız”, “sefil ama soylu”dur, bilinçsiz de olsa hakikatlidir, horlanmaya sessiz kalsa da onurludur, muktedirlere boyun eğmiş görünse de eşitlik ve özgürlüğe açtır. Yukarıdaki “hayalet haliyle bile halka olan inancın kırılması” ile kastım tam da Aybar’ın samimiyetle inandığı “haysiyetlerine, insanlıklarına kıskançlıkla bağlı” halk imajının bugün birçokları için ham hayal olmasıdır.

“Halk”, 1980’lerden 2000’lere uzanan süreç boyunca, sol siyasal söylemlerde merkezi yerini korudu. Sol, “Söz halka” demeye, halk adına konuşmaya, “halkımızın hesap soracağını” söylemeye devam etti. Ama “halk” bu süreçte yavaş yavaş ve yer yer retorik bir atfa da dönüşmeye başlamıştı. Sol halka seslenirken, artık gerçekten de halka konuşmadığının pekala farkında olarak konuşuyordu.


DEVRİMCİLER VE HALKA İNANÇLARI

Halka olan inancın kaybolmasının değilse de sarsılmasının tarihini -karikatürize etmek pahasına- belirli anlar üstünden düşünebiliriz. Bunlardan birincisi, 12 Eylül sonrasında sığınacak yer arayan devrimcilerin kendi elleriyle yaptıkları gecekondularda oturan insanların kendilerine kapılarını açmadıklarını gördükleri an olduğunu söyleyebiliriz. İkinci bir kritik an ise, 1990’ların başlarında devrimci bir örgütün militanlarının yargısız infaz edilmelerine alkış tutan mahallelilerin görüntülerinin televizyonlarda yayımlanmasıdır. (Bu alkışın “politik olmayan” bir yankısı yine 90’larda intihara teşebbüs eden insanlara “atla, atla” diye tezahüratta bulunulması, intihardan vazgeçtiklerinde ise yuhalanmasıdır.) Yine de aynı örgütün 90’larda ve 2000’lerin başlarında “halkımıza” seslenmeye devam etmesi ve eylemlerini “halk adına” imzalaması sözünü ettiğimiz inanç kaybına geçiş döneminin emareleridir. Ve tabii bu inancın kaybolması ise, onca zulme, yalana ve sömürüye rağmen AKP iktidarının “halk desteğini” devşirmeye devam ettiğinin görüldüğü sürecin ürünüdür. Yakın dönem Türkiye’sinde sol siyaset hâkim biçimiyle söz edimine indirgendiği ölçüde, sözün işaret ettiği veya gösterdiği şey (nesne, olay) ile arasındaki bağ da kopmuş, “hayata değen bir siyaset” arayışı yalnızca bunu dillendirenlerin kendi öznel gerçekliğine değen bir söz ediminden ibaret hale gelmişti. (Sözgelimi “kitlesel miting” veya “kitlesel katılım” gibi ifadeler, gerçekten de kitlesel bir eylemi göstermekten çok, bu ifadeyi kullanan öznenin özlemini, dileğini veya propagandif konuşma ihtiyacı duymasını anlatmıştır.) Söylem analizinin “halk”ın bir “boş gösteren” olduğunu söylemesini bir kenara bırakalım; bu süreçte tipik solcunun söyleminde “halk” gösterdiği şeyle herhangi bir gerçek bağı olmayan, “boş” bir motiften ibaret hale gelmiştir. Gerçekten duymayacağını bile bile “halkımıza seslenen”, birkaç adacıkta örgütlenebilmişken “halk adına” hareket ettiğini söyleyen veya “halkla organik bağlar kurma” vurgusunu biteviye tekrar eden konuşmalar yapan bir özne olmuştur bu. Denilebilir ki halk, halktan gelip de ona sadece metinler veya konuşmalar yoluyla dönebilenlerin dilinde dolaşan bir hayalet haline gelmiştir. Yine de “gelecek olan halk” umudu zayıflayarak da olsa bu hayaleti canlı tutmuştur.

Vurgulanması gereken bir nokta, halka olan inanç kaybı ile militanlığın düşüşünün paralel olmasıdır. Deleuze’ün sinema bağlamında vurguladığı “Katolikliğin” veya onunla aynı anlama gelmek üzere “dünyaya olan inancın” militanlığın siyasal dilindeki karşılığı için Muzaffer Oruçoğlu’nun anı-romanı Tohum’un önsözüne başvuralım: “Ne kadro, ne dona­tım, ne miras, ne cephe gerisi, ne de kitle temeli aramayın. İnancın ve bilginin çılgınlık dönemidir söz konusu olan. Uçurumlar, gerçekte olduklarından daha küçük görünmektedir… Gökkuşağının altından geçmek mümkündür. Bir tanka ya da bir uçağa, küçük bir bıçakla meydan okuna­bilir. Demirdeki pası yeşerten güçlü bir devrimci romantizmdir söz konusu olan. Devin cüceden, gülünecek derecede korktuğu ve elli yıllık bir suskunluğun etkisinden olsa gerek, kahramanla­rın bol bol konuştuğu bir dönemdir.”

Onunkisi gibi bir militanlığın şimdilerde yerini alır görünen “aktivizm”in, dünyaya ilişkin böyle bir inanca işaret etmediği gibi, halka inanıp inanmamayı sorun etmemesi de manidardır. Bu konunun başlı başına bir yazı konusu olmayı hak ettiğini belirterek, halka olan inanç kaybının kendine olan inancın kaybıyla iç içe olduğunu vurgulayalım. Yine her durumda değilse de, tipik veya hakim olarak, genel olarak sola, kendisininki dışındaki sol örgütlere, hatta kendi örgütündeki başkalarına ilişkin kıyıcı, küçümseyici, saldırgan, alaycı bir bakışın hakim olması ile Demirkubuz’un sinik sol resmi arasında bir akrabalık var. Bu nokta da bizi, vaktiyle yaptığım “sinik-sözde solcu kişilik” tartışmasına götürüyor.

KUVVEDEN FİİLE ÇIKMAK

On yıllardır etkili olan bir dizi yapısal toplumsal-siyasal dinamiğin üstüne meydanlarda patlatılan bombalardan pandemiye kadar uzanan travmaların da eklenmesiyle, solun halkla organik bağlar kurmaya yaptığı sözel vurgunun bile cılızlaştığı bir iklime girmiş durumdayız. Yoksul mahallelerinde, maden ocaklarında, işsiz bırakılmış gençler arasında vs. örgütlenme ve dayanışma ağları yaratmak için didinenlerin sol muhalifler arasında neredeyse ayrıksı kalması -düzenden memnuniyetsizlik ile sol örgütlenmelerin zayıf kalması arasındaki şu tuhaf görünen ‘denge’- halka olan inancın sarsılması veya kaybolması ile kendimize olan inancımızın sarsılması veya kaybolması arasındaki diyalektiğin ürünüdür.

Kurucu güç veya özne olarak halka ve halk olarak örgütlenmek için kendine olan inanç olmadan siyasal mücadeleyi yükseltmek imkânsız. Olumlu bir etik-politik bağla birbirine bağlı insanlar topluluğu olarak, kazanamayacak olsa da, muktedirlere karşı bir başka hayat ve dünyanın mümkün olduğunu gösteren ve bunu bağrında cisimleştiren bir kolektif “gelecek olan halk” olacaktır. Böyle bir halk, illa ki popülist-romantik bir tarzda kurulmayabilir. Nitekim Türkiye solunun tarihi başka türlü de kurulabileceğini göstermiştir. Halkın kendi kendini yaratması, pay verilmeyenlerin paylarını alması, söz verilemeyenlerin söz alması, susturulanların konuşması, üretenlerin yönetmesi üzerine kurulu bir siyasal perspektif Fatsa’da, Yeni Çeltek’te ve daha başka yerlerde kendini ortaya koymuştur. Halkın bu sömürü ve zulüm düzenine karşı eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik, dayanışmacı ve laik bir halk iktidarı kurmaya girişmesi için azımsanamaz bir demokratik birikime ve mücadele geleneğine sahip olduğu açıktır. Kendimiz olarak halkın ve halk olarak kendimizin eyleyiciliğini kuvveden fiile çıkarabileceğimize inanç bu geleneği yeniden kurmanın başlangıcı olacaktır.

Neden BirGün?

Bağımsız bir gazete olarak amacımız, insanlara hakikati ulaştırarak ülkede gerçek bir demokrasi ve özgürlük ortamının yeşermesine katkı sunmak. Bu nedenle abonelikten elde ettiğimiz geliri, daha iyi bir gazeteciliği hayata geçirmek, okurlarımızın daha nitelikli ve güvenilir bir zemin üzerinden bilgiyle buluşmasını sağlamak için kullanıyoruz. Çünkü banka hesabını şişirmek zorunda olduğumuz bir patronumuz yok; iyi ki de yok.

Bundan sonra da yolumuza aynı sorumluluk bilinciyle devam edeceğiz.

Bu yolculukta bize katılmak ve bir gün habersiz kalmamak için
Bugün BirGün’e Abone Ol.

BirGün; seninle güçlü, seninle özgür!

BirGün’e Destek Ol
Günün Manşetleri için tıklayın
En Çok Okunan Haberler
Yıldız Tilbe ameliyat oldu Tokat'ta 4.3 büyüklüğünde deprem Öğrencisini taciz eden Celal Şengör, kendisini savundu Sedat Peker hakkında Erkam Yıldırım'a hakaretten dava açıldı