alpertasbeyoglu

12

1.

Bir kibrit çakıyor. Bir sigaranın harlayıp dinginleşen ışığı deliyor karanlığı. “…Akşamdır, iniktir elinin perdeleri. / çocukların koşuştuğu bir avludur kalbin; / dilsiz, ama ağlamasını bilen çocukların / gökten geçen leyleklere bakması kadar / sessizdir kalbin…” Ardından yeni parlamalarla çoğalıyor, karanlığa aralıklar açan sigara korları. Yükselen dumanların içinden yüzler bir belirip bir kayboluyor. “Gören bir soyguncu diye adlandırır seni, / oysa sen, yaşamanın iyiliksever soyguncusu, / toprağın, duyguların, çıkışların haydutu, / ürkekliğin, içtenliğin yol keseni, / yalansızlığın, açıklığın korsanı, / sevincin, sevincin, hüzünlerin eşkiyası…” O uzun şiirin herhangi bir yerinden tutuyor biri. Bir diğeri bir başka dizesini okuyor. Sanki ateş böceklerinin şenliği dolduruyor ortalığı.

Bir uyku öncesi ayini…

Sonra susuluyor. Son nefesler çekiliyor. Ateş böcekleri uykuda kayboluyorlar. Birlikte olunan her yerde -bir yurt odası, bir köy evi- hep taşıyorsunuz bu şiiri aklınızda. “Bir boğa getirdim sana, / şiirin, güvenin, aşkların, sahi aşkların boğasını, / çekimser bekleyen boğasını…” Sonra rüyalara dalıyorsunuz. Sanki duanız olmuştur bu şiir. Hepinizin ezberindedir. Ve hayatınıza eşlik etmektedir hep.

“İşte sana bırakıyorum boğayı, Hades beni bekliyor, dönmeliyim; / sen de beklenir birisin, unutma, / kendinin bekleyicisi, kendinin tuhaf bekçisi, / çık güneşe, yeni bir ateş kur. / Herkesin, ama yalnız ikimizin boğasıyla.”

2.

Yağmur yağıyor.

Adressiz yaşanan, bir gece vakti bir dostun kapısı çalınamayan, birbirini görmemezlikten gelinen günler… Tedirginliklerle ulaşılıyor sabahlara.

Kardeşliğin, mevsimlerin, aşkın, hayallerin, tutkunun, keşfin, açık sözlülüğün, mavinin, yolculukların, ağız dolusu, gülmelerin, tanışmaların, utangaçlığın, çıkarsızlığın, küfürsüzlüğün süngülere geçirildiği bir mart ayından hemen öncedir sigaraya, şiire ve özgürlüğe meraklı o ateş böceği kız ve erkek arkadaşlarınla uyku tutmaz günlerinin hikâyesi. İçlerinden kimileri gencecik kalıyorlar fotoğraflarda ve anılarda. Gülümsüyorlar. Çünkü bugün olanlar onların defterlerinde yazılı değildir. Geriye “artık yüzün / yaşlı bir adamın yaşlanmaya başlamış yüzü” bile olsa, ışığını onlardan ve güneşten almanın serüveni kalacaktır. Ve defterinde geleceğe dair yeni cümleler. Bir de sevgi ile hatırladığın ateş böcekleri. Yine bir mart. Sabaha karşı.

3.

12 Eylül’ün ilk günleridir. Sokağa çıkma yasağı kalkmıştır. Cağaloğlu’ndasın. Darbeden kısa süre önce baskıya verdiğin kitabın akıbetini öğrenmeye çalışıyorsun. Cağaloğlu yokuşu insansız. Ama meydana ulaştığında hafızandan hiç silinmeyecek görüntülerle karşılaşıyorsun. Sesi ve müziği olmayan bir film parçası gibi… Yayınevlerinin kapı önlerine kitaplar yığılmış. Küreklerle kamyona atılıyor. Ortalıkta ne polis ne de asker var. Gözün ona takılıyor. Köşe başında öylece durakalmış. Son direnişlerden sonra işten atılmış, politik görüşlerinden ve sendika bürokrasisine muhalefetinden dolayı yüzüne bütün kapılar kapanalı epeyce olmuştur. Yanına yaklaşıyorsun. Omzuna dokunuyorsun. Amele pazarlarında iş beklerken kavrulmuş yüzünün çizgileri acıyla gerilmiş: “İnşaat işi sandım, aldılar buraya getirdiler bizi” diyor, “yapamadım”.

Onu bir daha görmeyeceksin. Yıllar önce bin hayalle geldiği İstanbul’dan memleketine döndüğünü duyacaksın. Kitap yığınlarının tam ortasına, yıkılmış, çaresiz, bütün umutlarını bırakıp gitmiştir… Belki, hep -ceketinin içine kocaman elleriyle acemice kendi diktiği cepte- taşıdığı son kitabı da fırlatıp atmıştır.

Bu bir ‘başlangıç’tır. Türkiye tarihinin en hazin fotoğraflarından biri de o günlerde gazetelerde yayınlanacaktır… Darbecilerin teslim çağrısı üzerine, Selimiye önünde bekleşen teslimiyet kalabalıkları… Tarif bile edilmeyen suçların sanıkları sendikacılar, aydınlar günlerce süren uzun kuyruklar oluşturacaklardır kışla kapısında.

O kapıdan onlar girdi… Komplocu, barbar, ikiyüzlü, asabi birileri çıktı. Bir de yeni umut ve söz tacirleri…

4.

Sabah. 12 Eylül Darbecileri yargılanıyor! Radyoda 2012’nin hapishane hikâyeleri anlatılıyor.

Ortadoğu’nun fethine hazırlanıyor birileri. Sular, okullar, mahalleler, kadınlar, çocuklar… Yasalar, kanun hükmünde kararnameler.

Sohbetlerde unutulmuş ne varsa hatırlanmaya çalışılıyor… Dil sürçmeleriyle.

Mart ya aylardan. 12 Eylül de koyabiliriz adını. Ya da…

(Şiir, Ülkü Tamer – Bir Soyguncunun Yüzü -1966 / de yayınevi)

BİZİ TAKİP EDİN

359,909BeğenilerBeğen
55,851TakipçiTakip Et
1,086,766TakipçiTakip Et
7,819AbonelerAbone

BİRGÜN ÖZEL