12 Eylül Dili
SABRİ KUŞKONMAZ SABRİ KUŞKONMAZ

12 Eylül iddianamesi ile canlanan tartışmalarda, tartışanın samimiyeti kullandığı dille anlaşılabilir.

Söze dilden başlayınca, önce altından kalkılması zor bir söz edelim; 12 Eylül’ün şiirdeki karşılığı eksiktir. Yani 12 Eylül’le hesaplaşması beklenen kesimlerden olan şairler bu hesaplaşmayı henüz yapmamışlardır.

12 Eylül’ün oluşturulma sürecinin derli toplu metnini  “Devrimci Yol Savunma” kitabında bulabiliyoruz. Oradaki metinde yer alan tarihsel akışın benzerini Soner Yalçın “Reis” kitabında işlemiştir.

1968 yılında başlanarak adam öldürmeler, artan bir grafik izlemiş, önce yılda bir kişi iki kişi derken, 11 Eylül’e gelindiğinde günlük ortalama 6 kişiyi aşmıştır. Bu tablonun aktörlerinden olan Süleyman Demirel’in darbe sonrasındaki değerlendirmesi trajiktir:  “Sayın Evren şunun hesabını vermek zorundadır. 12 Eylül günü duran kan, 11 Eylül günü niye akıyordu?... Kanlar akıyordu, çünkü sayın Evren’in Çankaya’ya çıkması gerekiyordu.

Uygulamaya konan ABD’nin “Dolaylı saldırı” kuramının sonucu darbe yaptırılmıştır. Bu kuram sadece bir gecelik askeri eylem değildir.  Darbe, baskı işkence ve tüm faşizan yöntemleri ile birlikte, kullandığı dil ve söylem ile günlük yaşama egemen olmuştur.  Bu dil birden fazla görünüme sahiptir. Cunta başı Evren’in tüm konuşmalarında yinelediği sola ve sol değerlere ilişkin sığ, en bildik anti-komünist genellemeleri biliyoruz. Bu açık örneklerin dışında, oluşturulan baskı ortamında “Sol, sosyalist, emek, dayanışma…” gibi sayısız kavram ve sözcüklere insanlar oto-sansür uygulamak zorunda kalmıştır. 12 Eylül öncesi hazırlanan  “Sosyalist Kültür Ansiklopedisi”ni beceriksiz bir pazarlamacı olarak yeni adıyla satmak için çok çabalamıştım; “Okyanus Kültür Ansiklopedisi!

12 Eylül dili yenmeseydi, başarısı eksik olurdu. Bu başarının yakın tanıkları dönemim gazetecileriydi.  En kolay yöntem, telefondu.  Cuntacılar gazeteleri telefonla yönlendirir, korkuturlardı!  Bir telefon, aslında emirdi!

12 Eylül’ün üzerinden çok zaman geçti. Ancak,  o dönemde oluşturulan dil aynen kullanılıyor.   12 Eylül’ü savunanların bunu kullanmaları doğal.  İtirazı olanların da kullanıyor olması çarpıcı. Aynı dili ve dahası aynı yöntemleri kullanarak o dönemi eleştirmeniz, sorgulamanız olanaksızdır. Örneğin, şanlı TRT belgeselleri; sözüm ona belgesellerle dönem eleştirilmeye çalışılıyor. Ve deniyor ki, “Öyle kötü bir zamandı ki, polisler bile bölünmüştü!”  Yani deniyor ki, polisin sağcı solcu olamaz. Hepsi şimdiki zamanda olduğu gibi tek örnek, tek vücut, cümlesi cemaatçi olmalı! Yaklaşımda olmayan demokratik anlayış, elbette dilde de olmuyor.
              
TELEFONUN UCUNDAKİ SES
Söz polise gelmişken,  telefonla uyarı da aslında 12 Eylül devam ettiği gibi, yöntemi de devam ediyor. Sadece aktörleri değişmiş olarak…

Daha bir-iki hafta önce Kırmızıkedi Yayınevi’ne polisten telefon geldi.  Yayınlanacak olan, Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan’ın “Wikileaks’te Ünlü Türkler”  adlı kitabın hangi matbaada olduğunu sormuşlar! Kitap basılır basılmaz, aynı gün zaten savcılığa bir örnek gönderilir. Yasal bir zorunluluktur. Bunu polisler bilmez mi? Bilir. Peki, polisin istihbaratı o denli zayıf mı ki, yayınevini öğrenmemiş olsunlar; yok öyle şey. Yapılan, bir gözdağıdır. Bu, alanında bir ilktir.

Şimdi, tatlı su demokratları 12 Eylül’ün bir türü olan polis devleti uygulamaları ile bir yüzleşsinler bakalım. Otuz yıl öncesine gitmeye gerek yok 12 Eylül’ü görmek için. Geçen haftaya bir göz atsınlar yeter!  Polisin aynı yöntemi kullanması bir yana, birileri de aynı iktidar dilini kullanıyor.  Ama iktidarın diliyle iktidar eleştirilemez.

Haftanın dizesi; “Uygun adım yürüyorsa kıyamet marşını söyler” (Ayten Mutlu, Şiiri Özlüyorum, Mart-Nisan 2011 sayısı)