12 Eylül ve 2. el-Cumhuriyet’in ilke ve inkılâpları
MELİH PEKDEMİR MELİH PEKDEMİR
Bugün 12 Eylül: iki yıldönümü birden var; birisi otuz bir yıl öncesinin öteki bir yıl öncesinin vukuatı.
Bugün 12 Eylül: iki yıldönümü birden var; birisi otuz bir yıl öncesinin öteki bir yıl öncesinin vukuatı.

Birinci 12 Eylül hakkında ne diyeyim? Söylenmedik söz kalmadı ki. Mutlaka daha önce de yazmışımdır, 1980 yılında darbe yaptılar, sağı etkinleştirdiler, solu etkisizleştirdiler, toplumu çürüttüler.  Bunun için insanlara ve topluma işkence yaptılar. İşkence ile korku ve dehşet toplumu yarattılar. Bu da yetmedi, ideolojik işkence ile toplumun beynini yıkadılar. Sermaye dışında sınıfsal kimlikleri iptal ettiler. 12 Eylül toplumu sınıfsal bakımdan kimliksizleştirirken, kimliksizleşen toplumun bireyleri, ilkel kimliklerine rücû ettiler; milliyetlerine, mezheplerine, hemşeriliklerine... Ve böylece gelmedik mi geçen yıl ikinci bir 12 Eylül’e?

Gelmekle kalmadık, bir de 2. el-Cumhuriyet’le tanıştık. Ve bugün 2. el- Cumhuriyet’in ilanının da birinci yıl dönümü. Geçen yılki referandumda kuruluşu onaylanmıştı, unutmayalım. İyi de asıl milat olarak niye 12 Haziran seçimlerini almıyoruz? Hayır, o seçimde sadece AKP’ye oy verilmişti, oysa 12 Eylül referandumunda fiilen 2. el- Cumhuriyet oylandı ve büyük bir çoğunluk tarafından kabul edildi, bence tarihe böyle kayıt düşmekte fayda var.

Birinci 12 Eylül kendisine kitle tabanı yaratmak, destek bulabilmek için “kardeş kavgasına son” demişti. En kısa sürede yeni bir anayasayla demokrasiye geçilecek sözü vermişti. İkinci 12 Eylül’de oylanan ise eski 12 Eylül’e “de” karşıy-“mış gibi” bir torba referandumuydu; “torba dolusu” vaatte bulundular; “ileri demokrasi” filan dediler, yeni bir anayasayla en hakiki demokrasiye bu kez onlar geçeceklerdi. Mütekait darbeci Kenan Evren’in ifadesi alındı, buna karşılık ödenen bedelleri biliyorsunuz işte; HSYK ile yargı gitti, sendikalara bir darbe daha... 12 Haziran sonrasını da hep birlikte yaşıyoruz, buna yaşamak denirse...

Peki bu işler neden ve nasıl böyle oluyor? Efendim, 1923’te 1. Cumhuriyet üç fobi üzerine kurulmuştu: Komünistler (sınıf mücadelesi), siyasi İslamcılar (şeriat) ve Kürtler (bölücülük)... Önce, birinci fobi enterne edildi... Arenada siyasi İslamcılar ile Kürtler kaldı. Sonra Birinci 12 Eylül aslında siyasi İslamcıları palazlandırdı. (28 Şubat’ta ise sadece sakalları kesilmişti ve haliyle daha gür çıktı.)

İroni şu ki, siyasi İslamcılar şimdi asli kurucular haline geldiler. Onların fobisi de yine üç kategoride: Kemalistler, Kürtler ve elbette (hayalet halinde bile olsa) yine Komünistler...

1. Cumhuriyet’ten 2. Cumhuriyet’e geçiş evrimsel tarzda oldu: Güçler dengesi değişti... Ya da değiştirildi...  Malum hikâye. Yani ABD, artık terazinin kefesinde ağırlığını askeriyeden yana koymamıştı. Yoksa vakti zamanında Demirel’in “suçu” neydi, Erdoğan’dan daha az mı sivildi? Bir süre ikili iktidar yaşandı ve bitti. Yani rejimin bekçileri (askerler) değişen koşullara “ikna” edildiler.

Dikkat edin, devrim’den değil evrim’den söz ediyoruz. Çünkü 1. Cumhuriyet yıkılmadı. Üstüne ikinci kat çıkıldı. Yani temel aynı!  Kapitalizm. Ve alt kattaki bazı odalar iptal oldu ya da başka işte kullanılır oldu. Binadaki düzenleme değişti; yargı, askeriye, medya, vesaire yeni odalarına taşındılar.

Şimdiii... Biçimsel değişikliklere bakıp alkış tutanlar, geçen yıl referandumda vesayete son verdik diye çığırtanlar, vesayet askerden gidince otomatikman demokrasi geldi sananlar... Bunların en iyi niyetlileri, gardırop siyasetçileridir, gardırop Atatürkçülüğü yerine gardırop İslamcılığını yeğlemişlerdir.

***

1. Cumhuriyet deyince akla gelenler arasında “kazanımlar” yani “ilke ve inkılâplar (reformlar)” var. Elbette 2. Cumhuriyet’in de kendine has ilke ve inkılâpları oluyor, olacak...

Gerçi bunlar inkılâp ya da reform demiyorlar. Bir yandan kapanımı (“tesettürü”) savunurken bir yandan da “Açılım” diyorlar... Önce AB açılımıyla başladılar, fos çıktı... Kürt açılımı, Alevi açılımı... Bunların da foyası çıktı. Şimdi: Ortadoğu açılımı...

Saltanatın ve hilafetin kaldırılması, laiklik gibi doğrudan rejim değiştiren “burjuva devrimi” hedefleri yanı sıra; 1. Cumhuriyet’in inkılâpları da, Batılılaşmak, kapitalizmin rasyonellerine sahip çıkmak ve bu doğrultuda elbette toplumdaki kadim muhafazakârlaşmayı da “çağdaşlaştırmak” kaygısıyla yapılmıştı. İşte bu inkılâpların 8 tanesi 1982 anayasasının (Birinci 12 Eylül anayasasının) 174. maddesiyle koruma altına dahi alınmıştı, yani değiştirilemiyorlardı. (Yeni anayasalarında bu maddenin yer almayacağı belli.)

Koruma altındaki inkılâplardan ilki, “eğitimde birlik”; yani medrese – mektep (okul) ayrımının ortadan kalkması... Şimdi yeni doğrultuda bütün okullar medrese olmuyor mu? Üniversitelerin tamamına yakınında cami yapıldığını biliyorsunuz değil mi? Birinci 12 Eylül imam hatiplerin önünü açmıştı. Bunlara ilaveten her biri kapalı kutu olan cemaat okulları, YÖK, ÖSYM sınav skandallarıyla medreseleşmede epey yol alındı...  Diğer inkılâplardan “şapka kanunu”na nazire türban kanunu çıkar mı, onu bilemem. Tekke ve zaviyelerin kapatılması, belki sadece “Cemevleri de tekkedir” diye yorumlanabilir; diğer manada memleketin her zaviyesi zaten birer tekke. Medeni kanun, yani resmi nikâh şartı fiilen delindi zaten. “Başakevler” haberlerini okumuşsunuzdur. Bir de en son imam nikâhlı eşe nafaka verilmesi davası vardı; böylece ikinci ve üçüncü eşler meşrulaştırılıyor, yani medeni kanun bizatihi hükümet tarafından sessizce iptal ediliyor... Lakap ve unvan yasağı: bunlar, gerçi önce Kemalist “Paşalar” tarafından delinmişti, şimdi de bir “Hocaefendi” lakabıyla deliniyor, peki “Usta” da bir lakap değil mi?  Öte yandan İkinci 12 Eylül anayasasının kesinlikle dokunmayacağından emin olduğum iki “inkılâp” var:  Birisi rakamlar, böyle yapınca işin ucu paraya dokunur, dokunmazlar; ikincisi, gönülleri istese de Latin harflerini değiştirmezler, Amerikanca-İngilizce de Latince çünkü... 174. madde kapsamında olmasa da, hani bir de kadınlara seçme-seçilme hakkını veren kanunlar vardı. Kadın’ın siyasetteki ve toplumdaki mevcut konumu değiştirilmiyor mu? Üç çocuk doğur, türbanını tak, gerisine karışma! Yoksa töre kurbanı olursun. Eskiden siyasi İslamcılar “inkılâp”  kelimesi yerine ısrarla “inkilap” [köpekleştirme] yazarlardı. Ama belki asıl şimdi tam yerine denk geliyordur.

Kemalizm’in “cumhuriyetçilik, milliyetçilik, laiklik” diye başlayan ve Altı Ok olarak da bilinen altı ilkesi yerine: İmanın Altı Şartı! İlkeler yerine bu şartlar yeterli. Aslında 2. el-Cumhuriyet’in bunlara da pek itirazı olmamalı. İran’da bile cumhuriyet yok mu? Var. Milliyetçilik? AKP afişlerinde baş köşede. Halkçılık? Popülistliğin daniskası bunlarda, üstelik pekâlâ “cemaatçilik” diye yorumlanabilir. Devletçilik? Bu zaten çoktan kadük olmuştu. Kemalistler bile Atatürkçü olunca bu ilkeden vazgeçmişti. Şimdi Özelleştirmecilik ilkesi var. Laiklik? Yeni bir tanım, yeni bir hayat: Laikliğin tanımını değiştirler işlemi tamamlarlar. İnkılâpçılık? “Devrim” kelimesi Erdoğan’ın da dilinden düşmüyor. Ama yerine geçecek daha uygun kelimeyi söylemiştim: Açılımcılık.

Birinci 12 Eylül = Birinci Cumhuriyet çocuğudur. İkinci 12 Eylül = İkinci Cumhuriyet’in ebesidir. İkinci 12 Eylül, Birinci 12 Eylül’ün Cumhuriyeti’nin numarasını değiştirirken, onun asli unsuru olan neo-liberalizm programının (24 Ocak kararlarının) sürdürülmesidir, nihai zaferidir.

Bu arada ABD’nin “çocukları” değişmiş oldu. Yeni evlat edindiler. Ya da ikinci 12 Eylül de onlar için bir nevi “Our boys have done it” [bizim çocuklar becerdi] şeklinde tecelli etti, o kadar. Otuz bir yıl önce işveren sendikası patronunun “Dün biz ağlıyorduk, şimdi işçiler ağlasın” lafına da bir ilave geldi: “Dün biz ağlıyorduk, bugün laikler ağlasın!” Korkmayın, Rejim (adı Cumhuriyet) “kendini intihar” etmiyor, sadece kendini yeniden üretiyor...

Peki gün gelir, AKP seçim kaybederse rejim yine değişir mi? Hayır, sel gider kum kalır; hem de epey uzun bir dönem. Şurası tarihsel bir gerçek: 1. Cumhuriyet dimdik ayakta durmuyordu ki… İçten içe bütün kurumlarıyla çürümüştü… Kontrgerilla bir yana, yolsuzluk, rüşvet…  Asker paşalarının itiraflarını daha yeni dinledik. Yani Ergenekon operasyonu filan olmadan da zaten bu eski cumhuriyet handiyse üflesen yıkılacak durumdaymış. Ve restorasyonunu ise şimdiki muktedirler yapıyor. İkinci kat çıkarak...

Kapitalizmin geldiği evre, sınıflar mevzilenmesindeki farklılaşma, küreselleşme, neo-Osmanlıcılık filan; bunların hepsini yazdık çizdik. Başkanlık rejimi arayışında eskinin “tek parti rejimi”ne doğru yol alındığından, vali – il başkanı özdeşleşmelerinden, parti devleti oluşumundan, tek seçici-tek adam Erdoğan’dan söz edip lafı daha uzatmayalım. Nasıl olsa, şu başlıkları ileride açarız: 1. Cumhuriyet Osmanlıyı imha peşindeydi, 2. el-Cumhuriyet Osmanlıyı ihya peşinde, Ortadoğu’da ABD eliyle gerdeğe giriyor. Ortadoğu’nun dizaynında taşeronluk üstleniyor. Kürt meselesi, artık hakikaten Ortadoğu meselesi haline geldi (zaten Kürtler de böyle diyordu, haklı çıktılar!).

Öte yandan “liberal bir ütopya olarak 2. Cumhuriyet” ve onun “organik aydınları”ndan söz etmezsem olmaz. Bunlar, malum, artık AKP’nin ve cemaatin organik aydınları oldular. Mabetleri de Taraf gazetesi... Hatırladığım kadarıyla Gramsci aydınlar için, “egemen sınıfın toplumsal hegemonya ve siyasal idare işlevlerini yürüten 'vekilleri' veya ‘üst yapı memurları’”  demekteydi. Şimdi “AKP devleti” ile “sivil toplum” arasında volan kayışıdırlar. AKP devletinin ideolojik aygıtlarıdırlar... İşlevleri de, yeni muktedirlerin menfaatlerini “genel, ortak” değerler olarak sunmak. “Organik” lafının, gündelik dildeki, mahalle pazarındaki anlamı elbette farklı. Pespaye bir espri yapmayı göze alsaydım, bunların aslında organik değil hormonlu, yani mutasyona uğramış olduklarını dahi yazardım.

Sonuç? Amaç elbette “kontr-restorasyon olsun, 1. Cumhuriyet’e geri dönülsün” olamaz. Bu yüzden aklı başında her solcu 1. Cumhuriyet’in ürünlerinden biri olan Birinci 12 Eylül’ü istemediğinden İkinci 12 Eylül’de “Hayır” demeyi bilmişti.  1. Cumhuriyet yetmedi, ikinci kat çıkıldı, 2. el-Cumhuriyet kuruldu, kuruluyor. Bu durumda bizler bu kez 3. Cumhuriyet ya da üçüncü kat olarak, numaralı ya da numaradan bir cumhuriyet mi isteyeceğiz?

Hayır. İstediğimiz, kendi sağlam temelleri üzerinde kendimizin inşa ettiğimiz “başka” bir cumhuriyettir; buna da ancak amelelerin mühendis, mühendislerin amele olduğu bir inşaatla başlanabilir.