‘15 Temmuz Anayasası’nın iflas beyanı
İBRAHİM Ö. KABOĞLU İBRAHİM Ö. KABOĞLU

Anayasal demokrasi yanlılarına tavsiyeler’ (29 Mart 2018) başlıklı yazımı, “Hükümetin, cumhurbaşkanlığının ve sistemin olmadığı bir düzenlemeyi, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi olarak adlandırmak, tam bir yanılsama” saptaması ile özetledikten sonra şöyle noktalamıştım: “TBMM ve CB seçimlerini, anayasal demokrasi ve hukuk devletine dönüş vesilesi olarak gören siyasal parti kurmayları, sivil toplum temsilcileri ve demokratlar, meşru amaç hedefine uygun araçlarla ilerlemek için kullandıkları deyimlerin de bilimsel bilgi süzgecinden geçirilerek Türkiye gerçekliği ile örtüşüp örtüşmediğini test ederek, doğru-gerçek ve amaca elverişli” olması yaşamsaldır.

“16 Nisan iflas etti” diyor Bahçeli

D. Bahçeli, 17 Nisan günkü konuşması ile 16 Nisan’da oylanan 6771 sayılı Kanun ile yapılan Anayasa değişikliğinin yarattığı kaosu tescil etti. Buna, Anayasa değişikliğinin birinci yılında ‘iflas bayrağı’ da denebilir.

Önce, 16 Nisan Anayasa değişikliğinin üç mimarını hatırlayalım: Bahçeli, Yıldırım ve Erdoğan.

-“Anayasa suçu işleniyor” (D. Bahçeli)

-“Anayasa değişikliği oylaması OHAL’de yapılmayacak” (B. Yıldırım)

-“Anayasa kişisel projem” (R. T. Erdoğan).

Açık sözlülük ile söze bağlılık birbirinden farklı özellikler. Nitekim, Başbakan sözünü tut (a)madı: OHAL, sadece Anayasa oylaması için değil, demokratik muhalefeti en acımasız ve hukuk dışı işlem ve eylemler ile tasfiye için kullanıldı.

Anayasa, Bahçeli’nin ‘fiili durum’ seçeneği doğrultusunda değiştirildi. Yürürlüğe girişi ertelenmiş olsa da ‘monokrasi’ çoktan kuruldu. Mimarı için tek sınır, Bahçeli oldu.

16 Nisan sonrası dönemde, Erdoğan’ın her sözü, ya ‘kanun’ ya da ‘demiri keser’ oldu. Bu bakımdan; Bahçeli’nin 16 Ekim 2016 saptaması yeniden hatırlanmalı: “Türkiye’de fiili bir durum vardır ve bu çözülmelidir. Ülke yönetimi yasa ve Anayasa’ya uygun değildir. Ve de suç işlenmektedir”.

6771 sayılı Anayasa değişikliği, 15 Temmuz Darbe Girişimi bahanesi ile ilan edilen OHAL ortam ve koşullarında 16 Nisan’da oylatıldığı için, gerçekte bir ‘15 Temmuz Anayasası’dır.

Bu metnin hemen yürürlüğe giren üç maddesinden ikisi, Türkiye’yi tam bir anayasasızlaştırma dönemine sürükledi. Hangi ikili? CB Erdoğan’ın AK Parti başına geçmesi ve dağıtılan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu yerine kendi güdümünde bir Kurul oluşturması.

Son bir yıldır Türkiye, Anayasal kurumların müzakere yoluyla aldıkları kararlar ve Anayasanın üstün kuralları çerçevesinde değil; bir kişinin TV’de, uçakta veya kamusal mekânda yaptığı konuşmalar doğrultusunda yönetiliyor. Yargı mercileri de, onun işaretleri doğrultusunda harekete geçiyor…

Bu bakımdan, Bahçeli’nin, “Türkiye’de Anayasa suçu işlenmekte” saptaması (16.10.16), Anayasa değişikliğinin birinci yıldönümünde haydi haydi geçerli.

Beyan sahibinin bakımından, 16 Ekim 2016’ya göre 16 Nisan 2018’in başlıca farkı, fiil-fail ilişkisinde: Bahçeli, muhalefet konumundan müttefik konumuna geçmiş bulunuyor. Haliyle, eğer bir anayasa suçu var ise, ‘suç ortaklığı’ da söz konusu.

Öte yandan, Bahçeli’nin seçim beyanı, 16 Nisan metninin sürdürülemezlik itirafıdır.

Anayasal seçenek yaşamsal…

Bu itiraf, demokratik muhalefetin hareket zeminini pekiştirmekte…

Çünkü Erdoğan, Anayasa değişikliği metnini dilediği gibi yazdırdığı ve yürürlük tarihlerini belirlediği halde, uygulamada kendini bütün anayasal kurallar ve kurumların üstünde görmeye devam etti.

Bu bakımdan, ‘Monokrasi ve demokrasi ikilemindeki Türkiye’ başlıklı yazıda (22 Şubat) vurguladığım üzere, ‘anayasal demokrasi’ tasarımı, ‘cumhur ittifakı’! dışında kalan partiler için daha meşru ve güçlü bir zemine kavuştu.

Seçim tarihi ne olursa olsun, muhalefet, ‘monokrasi’ için değil, seçimlerden sonrası ilk gündemin Anayasa olduğunu beyan etmeli. Buna öncelikli veya acil Anayasa değişikliği de denebilir.

Kurumlar, kurallar, denge ve denetim düzenekleri, anayasal hedefin çerçevesini oluşturmalı: Tek kişinin ‘ayaküstü’ yönetimi yerine, kurumlar/kurallar/denge ve denetim düzenekleri sürecinde bir yönetim için Türkiye’nin önünü açmak…

Öncelikler

Şimdilik şu öncelikli konulara dikkat çekilebilir:

»Anayasal kazanımlar, sorunlar ve çözüm önerileri üzerine ilkelerde uzlaşmak,

»Anayasal bilgi kirliliği tuzaklarına düşmemek,

»Topluma doğru ve gerçek bilgi temelinde kucaklayıcı vaatler sunmak.

Bunu yaparken, ‘16 Nisan mecrası’na girmekten kesinlikle kaçınmak gerekir. Nedir bu? Bu yanlış, Erdoğan karşısına aday/adaylar çıkartıp ‘iktidar yarışı’na sokmaktır.

Şu halde ne yapmalı? Şu üçlü hedefi birlikte örgütlemek:

»OHAL: Olağanüstü halin sona ermesi için güçlü söylem ve eylemler geliştirmek.

»OHAL KHK: Sadece OHAL’in kalkması yetmez; yasa sayıları verilen -ancak içerik olarak kanun niteliği taşımayan- OHAL KHK’lerinin de kaldırılmasına çalışmak.

»Anayasa: Anayasa ise, bu ilk ikihedefin tamamlayıcısı olarak ele alınmalı; çünkü 6771 sayılı Kanun, tek kişi ‘kalıcı OHAL’ yönetimi bakış açısıyla yazıldı. Bu, Türkiye toplumu açısından sürdürülemez bir düzenlemedir.

Bu üçlü çalışmada demokratların kozları, üçe çıktı:
İlki, 16 Nisan halkoylaması ile kabul ettirilen ‘15 Temmuz Anayasası’nı aşma gereği vardı.

İkincisi, 298 sayılı yasada, AKP-MHP seçim ittifakı amacıyla yapılan değişiklik, demokratik ittifakı zorunlu kılmıştı.

»Sürdürülemezlik itirafı: Bunlara, Bahçeli’nin, “iflas bayrağı” eklendi.

‘İnsan haklarına dayanan demokratik hukuk devleti’ savunucuları, yolunuz açık olsun! Artık bahane kalmadı. Şimdi demokrat olma ve birlikte hareket etme zamanı.

NOT: Bu yazıyı Erdoğan-Bahçeli görüşmesi öncesi yazdım. Fikrimin özü değişmemekle birlikte, söz konusu görüşme ve ardından Erdoğan’ın erken seçim için 24 Haziran’ı işaret eden açıklaması bir an önce harekete geçme zorunluluğunu gösteriyor.

Bu seçimin bir tür fırsatçı, baskın yıldırım seçim olduğu; ayrıca demokratik etiğe, seçim ilkelerinin özüne ve anayasaya aykırılık taşıdığı da ortadadır.