1873’ten bugüne finansal krizler...
HAYRİ KOZANOĞLU HAYRİ KOZANOĞLU
Yaşamakta olduğumuz kriz, kapitalizmin döngüsel krizlerinden birisi... Yarattığı...

Yaşamakta olduğumuz kriz, kapitalizmin döngüsel krizlerinden birisi...
Yarattığı depresyonun boyutuyla en çok 1929 bunalımıyla karşılaştırılyor. İstatistiklere dayalı araştırmalar şu anda
29 bunalımından daha vahim bir tablo olduğunu gözler önüne seriyor
Ünlü iktisatçı Kenneth Galbraith, Finansal Coşkunun Kısa Tarihi adlı, az satırda çok şey anlatan nefis kitabında her yirmi yılda ciddi bir krizin kapıyı çaldığını söyler. Tabi bu arada Galbraith’in artık klasikler arasına giren Büyük Kriz 1929 kitabına da rağbet artar, telif gelirlerinde sıçrama gözlenir. Kapitalizm yeni bir krize sürüklenerek, Galbraith’i mahçup etmedi, ne yazık ki bu kez öngörülerinin meyvesini yemeye üstadın ömrü kâfi gelmedi.
Nasıl 2007 öncesinde kapitalist küreselleşmenin herkesin yelkenini şişireceği, çalışkan ve girişimci her bireyin kovasını dolduracağı rivayeti kendini doğrulayan bir kehanet haline geldiyse, finans tarihi aşırı iyimserliğin, mutlu günlerin her defasında yerini aşırı kötümserliğe bıraktığını yazar. Bu saadet zincirinin ilânihaye süreceğine ilişkin yaygın inanç bir anda paniğe, karamsarlığa, ardından da gözyaşlarına dönüşebilir. En büyük darbeyi de trene en son atlayan acemi yatırımcılar (çünkü fiyatlar alabildiğine yükselmiştir), üstelik bir de borçlanarak iyice açılanlar öder.

BU KRİZ HANGİ KRİZE BENZİYOR?
İçinden geçtiğimiz küresel krizin en fazla tarihteki hangi krizle benzeştiği üzerine canlı bir tartışma sürüyor. 19. yüzyıl tarihçisi Scott Reynolds 1873 krizine işaret edenler arasında. Bu dönemde Avrupa çıkışa geçen Amerikan kapitalizminin dinamizmine ayak uydurmakta zorlanmaktadır. Viyana, Paris, Berlin’de ipotekli kredilerle teşvik edilen bir “imar hamlesi” başlamış, birbiri ardına şık binalar yükselmiştir.
Amerika buğday üretiminden yüksek verimle mahsul almakta, ürününü silolarda depolayabilmekte, buharlı gemilerle un, sığır, kolza tohumu sayesinde dünyayı ticari anlamda istila etmektedir. Bu basınç altında Rusya ve Orta Avrupa tarımı rekabet gücünü kaybeder, gelirler dibe vurur. Kriz gecikmeden emlak piyasasına da sıçrar, köpük patlar. Hele İngiliz bankaları kredi musluklarını kesince, kredi piyasaları buz keser.

FİNANS MERKEZİ DEĞİŞİYOR
Kriz dönüp Atlantik’in öte yakasını daha şiddetle vurur, çünkü o dönemde en büyük yatırımlar demiryollarına yapılmaktadır. Finansman ise yüksek kaldıraçla, yani düşük öz sermayeyle sağlanmaktadır. Bankacılık sistemi tıkanınca faizler yüzde 148’e fırlar. Un ve çırçır fabrikaları, çelikhaneler kapıya kilit vurur, demiryolu inşaatları süresiz paydos eder. İşsizlik yüzde 25’e tırmanır. İşçiler, çiftçiler tüm toplumsal kesimler ayaklanır. Sistem doların altına bağlanmasıyla yeniden yapılanır.
Yağmurdan sonra güneş çıkmakta gecikmez. Dört yıl sonra kriz hafifler, bu arada dünya finans merkezi ünvanını Wall Street Orta Avrupa’dan devralır.
Profesör Reynolds benzer bir durumun bugün de finans merkezinin Amerika’dan Asya’ya kaymasıyla yaşanabileceğini düşünüyor. Kriz boyunca nakit istif eden Andrew Carnegie ve David Rockefeller “değersizleşen” tesisleri kelepir fiyata kapatarak bu hengamenin kazananları olurlar. Bugün de nakit tepeleri üzerine oturan Cisco, Microsoft, Apple, Google, Intel, Wall Mart gibi firmalar krizden zaferle çıkmaya hazırlanıyorlar.
2007 krizini en fazla 1907’dekine benzeten bir akım da mevcut. Onlara göre, tam bir asır sonra benzer bir sarsıntının baş göstermesi kaderin garip bir cilvesi.
Cinnet, Panik ve Çöküş Mali Krizler Tarihi başlıklı diğer bir ekonomik krizler tarihi klasiğini kaleme alan Charles Kindlerberger’e göre, 1907’de uluslar arası bir kriz İtalya’da yeni yetme bir bankanın batışıyla fitil alır. Çünkü İtalya Paris’e bağımlıdır, New York Londra’ya, Londra ve Paris de birbirlerine.

‘PANİĞE YOL AÇAN 6 ADIM’
1907’de ekonomik durgunluk zaten kabus gibi ABD’nin üzerine çökmüş durumdadır. Bakır piyasasında tekel olmaya oynayan United Copper Company’nin hüsrana uğramasıyla panik baş gösterir; kumpasın içindeki bankaların nakde sıkışmasıyla kriz patlak verir. Likidite buharlaşır, bankaların önünde kuyruklar uzar, New York borsası yüzde 50 düşer.
Bir kez daha uğursuzluğuyla maruf “ekim” ayında patlayan krizi aşmak için, dönemin en güçlü bankacısı 70’lerindeki J.P.Morgan inisiyatifi ele alır. Efsaneye göre, bankacıları New York’taki merkezinde bir odaya kilitler ve çözüm bulmadan çıkamayacaklarını tebliğ eder. O günlerin en büyük patronu John D.Rockefeller’in de çanağa para attığı 25 milyon dolarlık kurtarma paketi finansal kesimde güvenin geri gelmesini sağlar. Merkez bankası “Federal Reserve”de, krizden hemen sonra “son başvuru mercii” sıfatıyla kurulur.
The Times’ın kıdemli köşe yazarı William Ress-Mogg, “Deja-Vu: Paniğe Yol Açan Altı Adım” başlıklı makalesinde, 1907 ile 2007 krizlerinin altı ortak aşamasını şöyle sıralıyor:
1) Önemli bir bankanın batması 2) Mevduatların çekilmesi 3) Maneviyatı bozulan borsanın inişe geçmesi 4) Elinde nakit bulunanların parayı istiflemesi 5) Finansal piyasaların usulca sakinleşmesi 6) Ticaretin yavaşlaması, işsizliğin yaygınlaşması, ekonominin yeniden yapılanması, kısaca finansal krizin reel ekonomiyi vurması.

POPÜLER VE KORKUNÇ OLAN 1929 KRİZİ
1873’çüler, 1907’ciler istedikleri kadar bilimsel kanıtlar ortaya koysunlar, popüler algıda devasa bir ekonomik kriz denince 1929 krizi akla geliyor.
Bunda herhalde 29’un izlerinin toplumsal hafızada daha fazla yer etmesi, sayıları tükenmeye yüz tutsa da hala birinci el tanıklara ulaşılabilmesi, o dönemde empati kurabilecek yeterince görsel malzemenin bulunması rol oynuyor.
Gelir dağılımının “etkin talebi” sekteye uğratacak ölçüde bozulması sonucu aşırı üretim ve bankacılık sisteminin aşırı riske davetiye çıkarması 1929 krizinin arka planını oluşturur. Kriz öncesindeki fazlaca iyimser hava, likidite bolluğunda tüm varlık fiyatlarının şişmesi, özellikle hisse senetlerinin gerçeklerden tamamen koparak zirveleri zorlaması benzeri ortak noktalar, 2000’leri çağrıştırır. 1929’da ABD’nin 1.dünya Savaşı sonrası yakaladığı başdöndürücü refah sıçraması kesintiye uğrar.

1929: HERKES BORSAYA KOŞUYOR
2008 krizinde de başrolde yer alan Goldman Sachs az bir sermayeyle büyük kayaları yerinden oynatacak yöntemler geliştirir. İşçiler dahi dişlerinden tırnaklarından artırdıkları mütevazı tasarruflarıyla borsaya koşmaktadırlar. Goldman Sachs hisseleri o zaman için servet sayılabilecek bir fiyattan, 104 dolardan kapış kapış gitmiş, birkaç ay içinde yatırımcıları mahcup etmeyerek 222 dolara fırlamıştır. 1932 baharında ise, aynı hisse ancak 1.75 dolardan alıcı bulabilecektir.
Garsonlar, terziler, muslukçular, bakkallar, kuaförler, aktörler akın akın borsaya hücum etmektedir. Parası yetmeyenler bile borçlanma yoluyla balıklama dalmaktadır. Derken 24 Ekim 1929 Perşembe günü kaçınılmaz son gelir. Panik Wall Street’ten Londra, Frankfurt, Tokyo, giderek bütün dünyaya dalga dalga yayılır. ABD’de 85 bin işyeri kapanır, 5 bin banka iflas eder, ulusal gelir yarıya düşer. Dünya kapitalizminin hızlı büyüme temposunu yakalaması için 20 sene geçmesini, 1945’i beklemek gerekir. Galbraith 1929 üzerine klasikleşen kitabında krizin nedenlerini; şirketlerin mali güçleri ve yapılanmalarındaki bozukluklar, gelir dağılımında adaletsizlikler, ödemeler dengesinde sorunlar, bankaların çarpık yapılanması ve Amerikan hükümetinin kriz sonrasında yanlış politikalar izlemesi şeklinde sıralamıştır.*

HARCAMALAR İŞE YARAMAZSA...
Son dönemlerde krizin dibinin göründüğü, “yeşil filizlerin” belirdiği, en kötünün geride kaldığına ilişkin yaygın bir söyleme karşın, yayımlanan istatistikler umutlu bir hava vermekten uzak. Dünya Bankası’nın yıllık Küresel Kalkınma Finansmanı raporu bu yıl dünyada üretimin yüzde 2.9 düşeceğini, ticaretin yüzde 10 daralacağını, özel sermaye akımlarının da 2008’deki 707 milyar dolarlık düzeyinden 363 milyar dolara gerileyeceğini tahmin ediyor.
Aynı rapora göre, Ağustos 2008’den bu yana zengin ülkelerde sanayi üretimi yüzde 15 gerileme gösterirken, Çin bir yana bırakılırsa, gelişmekte olan ülkelerde (GOÜ) de yüzde 10’luk düşüş kaydedildi. Çin ve Hindistan’ın istatistik dışı bırakılması halinde GOÜ ekonomilerinin 2009’da yüzde 1.6 küçülmesi bekleniyor. Bu da yoksulluğu azaltma iddialarının ciddi bir darbe yemesi demek. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı da (UNCTAD) gıda krizi, oynak enerji fiyatları ve küresel iklim değişikliği tehdidinin ardından patlayan küresel krizin yoksul ülkeler için umut kaynağı olan Milenyum Kalkınma Hedefleri’nin gerçekleştirilmesine büyük darbe vurduğunun altını çiziyor.
Avrupa Merkez Bankası Başkanı Jean-Claude Trichet, hükümetlerin ekonomiyi canlandırmak için yaptıkları harcamaların artık sınırına gelindiği yolunda bir değerlendirme yaptı. Trichet, “öyle bir an gelir ki artık daha fazla harcama yapamazsınız, daha fazla borçlanamazsınız. Ben bu ana geldiğimiz düşüncesindeyim” sözleriyle açıklamalarını sürdürdü. Ancak 2010’a doğru ekonomide büyüme yolunda net belirtilerin ortaya çıkaracağını umduğunu da ekledi.
Trichet’in değerlendirmeleri neden önemli? Çünkü tüm bu harcamalara karşın ekonomide kısa zamanda beklenen kıpırdanma görülmezse işin gerçekten ciddiye bindiği, bir depresyonun kaçınılmaz hale geldiği ortaya çıkabilir.

BU KRİZ 29’DAN DAHA MI KÖTÜ?
Nitekim iki ekonomi tarihçisi, Kaliforniya Üniversitesi’nden Barry Eihengreen ve Dublin Trinity Kolej’den Kevin O’Rourke’nin, “İki Depresyonun Hikâyesi” başlıklı makaleleri kriz tartışma ortamına bir bomba gibi düştü. Bugünkü krizi Büyük Depresyon’la karşılaştıran iki araştırmacı, şu ana kadar sanayi üretimi, dış ticaret ve borsa endeksleri karşılaştırıldığında çöküşün 1929-30’dan daha vahim olduğunu somut istatistiklerle ortaya koyuyorlar. Vardıkları genel sonuç ise şöyle: bugünkü kriz en az Büyük Depresyon kadar kötü. Makaleye www.voxeu.org adresinden ulaştığınızda, sitenin editörünün şu notuyla karşılaşıyorsunuz:
Barry Eichengreen ve Kevin O’Rourke’nin 6 Nisan 2009 tarihli makaleleri bütün rekorları altüst etti. 48 saatte 30 bin, bir hafta içinde 100 bin kişi makaleyi okudu. Yeni veriler geldikçe makale güncelleniyor.
Benim okuduğum 4 Haziran’daki versiyonuna göre çalışmanın temel bulguları şöyle:
»Dünya sanayi üretimi 1930’ların düşüşünü yakından izlemeyi sürdürüyor, “yeşil filizler” henüz belirmedi.
»Dünya borsaları Mart’tan bu yana bir geri dönüş sergilediyse, dünya ticareti istikrar kazandıysa da, Büyük Depresyon’un altında bir performans göstermeye devam ediyorlar.
»AB’nin dört büyük ülkesi kuzey-güney diye ayrılabilir; Almanya ve İngiltere’nin bugünkü sanayi üretimi 1930’lardaki düşüşüne paralel bir seyir izlerken, İtalya ve Fransa daha kötü bir durumdalar.
»Kuzey Amerikalılar (ABD ve Kanada) sanayi üretimlerinin 1929 krizi civarında bir düşüş içinde olduğunu ve bu durumun değiştiğine dair bir belirti bulunmadığını görüyorlar.
»Japonya’nın sanayi üretiminin Büyük Depresyon’daki benzer aşamanın yüzde 25 altında bulunduğu görülüyordu. Ne var ki Mart’ta keskin bir düzelme gözlendi.
Financial Times’ın başyazarı, uluslar arası sermayenin en parlak akıl hocalarından Martin Wolf da Eichengreen ve O’Rourke’ye referansla işin vehametini vurgulayan bir makale kaleme aldı. Wolf’a göre mesele, şimdiye kadar eşi benzeri görülmemiş canlandırma paketlerinin finansal çöküşü engellemeyi, özel kesimin bilançolarını tamir etmeyi başarıp başaramayacağıydı. Özel sektörde talebin canlanıp canlanamayacağı, aşırı borçlu hanehalkı mensuplarının ve şirketlerin, sermayeleri aşınmış finansal sektörün bilançolarını düzene sokabilmelerine bağlıydı. Krizi arkada bırakmak için diğer bir seçenek ise, tasarruf oranı yüksek ülkelerin tüketim ve yatırımlarında yaşanacak bir sıçramaydı.
Gerçekler her iki sürecin de uzun zaman alacağına işaret ediyor. Wolf, iki birbirinin zıddı tehlikeden söz ediyor. Bu tehlikelerden biri, canlandırma paketlerinin 1930’lardaki veya 90’ların sonunda Japonya’daki gibi çok çabuk geriye çekilmesi. Böyle bir durum özel sektör henüz harcama yapmaya istekli veya muktedir olmadığı için, durgunluğun nüksetmesiyle sonuçlanabilir. Diğer tehlike ise, ekonomiyi canlandırma çabasının fazlaca uzaması ve güvenin kaybolması. Böyle bir durum da, kamu borcunun sürdürülebilirliği üzerinde şüphelerin doğmasına, emtia fiyatlarının sıçramasına ve uzun vadeli faiz oranlarındaki artışa neden olabilir. Böylelikle ABD, ardından dünya ekonomisi stagflasyona, diğer bir deyişle durgunluk içerisinde enflasyona sürükleyebilir.
Bu örnekler dünya ekonomisinin bıçak sırtında bulunduğunu, sadece solcuların, Marksistlerin değil, sistemin akil şahsiyetlerinin de kabul ettiklerini gösteriyor. Diğer bir deyişle, burada bir simetri söz konusu. Halbuki bu noktaya yazı gelirse sermayenin kazandığı; tura gelirse hükümetin, dolayısıyla sade vatandaşın kaybettiği bir kumar sonucu gelindi. Dolayısıyla kumar oynamadan kaybettiğimiz asimetrik bir durumla karşı karşıyayız. O nedenle “krizin faturasını zenginler ödesin” boş bir slogan değil, üzerinde ısrar edilmesi gereken adil ve haklı bir taleptir.
Bir aylık bir aranın ardından ağustos başında yeniden görüşmek umuduyla…