19 Aralık İçin…
SABRİ KUŞKONMAZ SABRİ KUŞKONMAZ

Dünyada yaşanan kıyımlarla ilgili bir kitap yazmayı planlıyorum. Burada bu tasarıyı yazmamdan sonra birisi çıkıp bu düşünceyi “çalarsa” hiç dert etmem. Helal hoş olsun. Bu görevi üstümden almış olur. Önemli olan, çalışmanın yapılması!
         
Tarihte öylesine çok kıyım yaşanmıştır ki, tamamının bir kitapta işlenmesi olanaksız. Belli ölçütler koyup, buna göre bir seçme yapmak akla uygun geliyor. Uygun ölçüt, kıyanın egemen, kıyılanın ezilen/mazlum olması. Yani sınıfsal ölçüt.
           
Başka ölçütler de akla gelebilir. Kıyıma uğrayan kişi sayısı, örneğin. Ancak, kıyıma uğrayan, katledilen kişi sayısı yanıltıcı olacaktır. Öyle kıyımlar var ki, insanlığın belleğine iyice kazınmalı. Kazınmalı ki, kıyımın efendileri asla unutulmamalı ve affedilmemeli.
           
19 Aralık “Hayata Dönüş Operasyonu asla unutulmaması gereken kıyımlardan. Kıyıma uğratılan “kurban”ların içinde bulundukları koşullar açısından önemli. Savaş hukukunda bile uyulması gereken “teslim alınanın” hayat hakkı gibi bir temel ilkeyi, devletin kendi yurttaşlarına karşı ihlal etmesi gibi ağır bir suç.
           
Aradan çok uzun yıllar geçti. Cezaevleri sorunlarla doluydu. İçerdeki insanlarla mevcut yönetim kesin bir hesaplaşma planı yapmış gibiydi. O cezaevlerinden bu cezaevine nöbete koşuyorduk. Türkiye PEN Merkezi ve Türkiye Yazarlar Sendikası üyesi yazarlarla TYS Merkezi'nde açlık grevi yaptık. Gündüz avukat olarak, akşam yazar olarak bir çaba içindeydik... Ancak, durumlar hiç iç açıcı değildi.  2000 yılının aralık ayında uzunca bir bayram vardı. Karım ve çocuklar Denizli'ye gittiler. Ben gitmedim. Cezaevlerinde, bayram tatilinde olaylar olabilirdi, ortalıkta kimsecikler bulunmayabilirdi... Ve 19 Aralık “Hayata Dönüş Operasyonu” yapıldı... İnsanlar öldü. Genç insanlar. Türkiye Cezaevlerinde F Tipi olarak adlandırılan özel yapılı cezaevleri dönemine geçildi.
           
Operasyon sonrasında ölen gençlerden bir kısmı için Gazi Cemevi’nde tören yapıldı. Oradan Habibler’in ilerisindeki “Cebeci Mezarlığı’na gömülmeleri söz konusuydu. … Gazi Mahallesi'ne gittik.
-Orada tanık olduklarım; öpmek için ölü oğlunun sağlam bir bedeni olmasını isteyen anne, yağmur altında, incecik omuzlarda beklerken ıslanan tabutlar... Bütün bunları bir gün belki yazacağım. Cesaret edebilirsem; acıyı hafifletmeden, olduğunda ağır da göstermeden, sömürmeden...-
           
Ancak, o gün, uzun süren cenaze işlemleri, emniyetin insanları bekletmesi derken, Cebeci Mezarlığı'na varıldığında akşam oldu. Ortalık bir çamur deryası idi. Fenerlerle, arabaların ışığıyla aydınlatma sağlanıp mezarlar kazıldı. Mezarın içi, dışı ayağımıza kadar gelen çamur bir bütün gibiydi. Sonra çocukları o çamur deryası içindeki mezarlara bıraktık. Bana öyle geliyor ki, ayağımın altındaki çamur ile mezardaki çamur ve hatta ölüler organik bir bütün gibiydi... Ölümle ve bedenler ayağımıza bulaşmış gibiydi.
           
Geç vakit eve geldim. Botlar, çamura batmıştı. “Hayata Dönüş” yalanı içinde onca insan ölmüştü. Hepsinden bir parça botu kaplayan çamurdaydı sanki.
           
2001 yılının Haziran ayına kadar, altı ay botlar balkonda durdu. Çamurlar kurudu. Bir kısmı döküldü... Neden sonra dokunabildim. Ve o toprağı saksılara döktüm
.” (Kırk Adımda Fulya, Heyamola Y.)
           
Kendi kitabımdan alıntı yaptım, bağışlayın. 19 Aralık’ın unutulmaması için o çamurlu botun tanıklığı önemliydi… Bu yazı, geçen yıl da yayımlandı…


Haftanın dizesi; “Eksilen bedenlere çökmüş yıldızlar” (Nesrin Z. İnankul, Gülyaşı, Kanguru)