2001 Krizi’nden 2018’e gazetecilik
ÜMİT ALAN ÜMİT ALAN

2001 Ekonomik Krizi, akıllarda çokça “Cumhurbaşkanı’nın Başbakan’a Anayasa Fırlatması”yla kaldı. Sanki her şey yolunda gidiyordu da bu tartışma her şeyi berbat etmişti öyle mi? Kuşkusuz hayır. Nedenler çoktu: 1998 Rusya Krizi ile yükselen ekonomilere para akışının kesilmesi, Türkiye’nin en önemli sanayi bölgesinin kalbinde yaşanan 1999 Marmara Depremi, yükselen faiz, geçmiş koalisyon hükümetlerinin popülist, yanlış politikaları, 2000 yılı sonbaharından itibaren başlayan yoğun sermaye çıkışı ve şirket iflasları….

Uzmanlığı ekonomi olanlar daha fazlasını da söyleyecektir. Tüm bunlar yaşanırken, 19 Şubat 2001 tarihindeki MGK toplantısında bir Anayasa Kitapçığı havada uçtu ve krizin adı kondu. Bugün yaşadığımız şey de muhtemelen gelecekte “Rahip Brunson” ismiyle anılacak ve “Türkiye ile Amerika arasında yaşanan Rahip Brunson gerginliği nedeniyle başlayan ekonomik savaş” gibi ifadelerle anlatılacak. Sahiden o kadar mı? Kuşkusuz ötesi var.

2001 Ekonomik Krizi ile şu an içine düştüğümüz krizi elbette aynı yere koyamayız ve bire bir kıyaslayamayız. Ancak aradaki farkın bize anlattığı şeyler var. Bu haftaki Köşe Vuruşu’nun konusu, 2001 Ekonomik Krizi’nde atılan manşetlerle dünkü manşetler arasındaki “yapısal” farklar.

Hücumdan savunmaya medya
2001 Krizi’nde Hürriyet “İşte Fatura” manşetiyle çıkmış ve “Kavga ülkeye pahalıya patladı. Birkaç saat içinde Merkez Bankası'ndan yaklaşık 5 milyar dolar çekildi. Borsa çöktü. Faizler fırladı.” spotuyla faturayı kavgaya kesmişti.

Günümüzün Hürriyet’iyse gayet temkinli “Dolar Yolumuzu Kesemez” manşetiyle mesajı doğrudan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözleriyle veriyor ve hiç riske girmiyor. O gün “İpler Koptu” manşetiyle çıkan ve “Cumhuriyet tarihinde eşi görülmemiş kriz” vurgusuyla manzaranın vehametini ortaya koyan Sabah, bugün “Kur Saldırısı 15 Temmuz’dan Farklı Değil” manşetini Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Ekonomik saldırılara karşı ülkemizi 15 Temmuz gecesindeki ruh ve kararlılıkla savunmalıyız” sözleriyle destekliyor. O günün Milliyet’i “Buna Hakkınız Yoktu” diye siyasi iktidar ve Cumhurbaşkanı’ndan hesap sorarken, bugünün Milliyet’i “Saldırıya İnat Büyüyeceğiz” manşetiyle siyasi erki, manzaranın sorumluluğundan vareste tutuyor.

Cumhuriyet - Yeni Şafak aynı çizgide
O günün Yeni Şafak’ı “Hortum Patladı” manşetini atarken, bugünün Yeni Şafak’ı “Ekonomik Savaşı da Kazanacağız” şeklinde. O günün Yeni Şafak gazetesinin spotu dikkat çekici: “Hükümetin yolsuzlukların denetimi konusunda Köşk'le çatışması MGK toplantısında 'devlet krizi' çıkardı.” Yani öncelikli vurgu biraz daha gazeteciliğin tarafında, çünkü kavganın nedenini daha ilk cümlede veriyor. Daha önemlisi yolsuzlukla mücadeleden yana vurgu yapıyor. O günün Cumhuriyet’i ile Yeni Şafak’ı en azından bu konuda aynı çizgide. Çünkü o günün Cumhuriyet’i de “Ülkeyi Soydurtmayız” manşetiyle çıkıyor. Bugünün Cumhuriyet’iyse “Bir Modelin İflası” manşetiyle eleştirel tutumunu koruyor. O gün olup da bugün hâlâ faaliyet gösteren gazetelerden, krize karşı durduğu yer pek değişmeyen bir Cumhuriyet, bir de Milli Gazete var.

Mesut Yılmaz’ın hesap etmediği şey
O günün hükümetinin içinde ANAP Genel Başkanı olarak yer alan Mesut Yılmaz’ın, Mirgün Cabas’ın “2001 Eski Türkiye’nin Son Yılı” (Can Yayınları 2017) kitabı için verdiği mülakattaki şu ifadelerine dikkat kesilelim: “2001’den daha doğrusu 2000’den itibaren Türkiye’nin uyguladığı yeni ekonomik politika, büyük ölçüde halkın fedakarlığını gerektiren bir politikaydı. Bu politikayı uygulayan her iktidarın seçimde belli bir oy kaybını göze alması gerekiyordu. Halktan bu fedakarlığı istediğiniz zaman bunun karşısında bir siyasi bedeli olacağını baştan hesap etmeniz lazımdı.” Mesut Yılmaz’ın hesap etmediği daha doğrusu o günlerde kimsenin hayal edemeyeceği şeyse, medyayı tamamen kontrol altına almaktı. O zaman manşetleri başka türlü attırabilir, algıyı başka türlü evirir ve bu belki de bu bedele ikna edebilirdiniz. Peki, bu durum tek başına, o dönemin medyasının doğruları yaptığını ifade eder mi? Kuşkusuz hayır. Çünkü, o dönemin medyası da tamamen medya dışı sermayenin güdümünde başka ajandaları olan bir medyaydı.

Nitekim, Mesut Yılmaz’ın bahsettiği, halka yansıtılan acı ekonomik reçete, özellikle Kemal Derviş’in gelmesiyle birlikte ivme kazandı ve sonuçlarının alınacağı sırada, 2002 Temmuz’unda büyük bir medya operasyonu başladı. Bu öyle bir operasyondu ki, Ecevit’in hastalığı bahane edilerek Doğan Medya önderliğinde, hükümet erken seçime zorlandı. O medya operasyonunun detaylarına bu yazıda yerimiz yok (Meraklısı için: Saray’dan Saray’a Türkiye’de Gazetecilik Masalı, Can Yayınları, 2015) ama özetle diyebiliriz ki, hiç masum değillerdi. Neticede hükümetin içindeki Devlet Bahçeli erken seçim niyetini açıkladı ve o seçimle 2002 Kasım’ında AKP iktidar oldu. Eski hükümetin tüm bileşenleri de sandığa gömüldü. Mesut Yılmaz’ın bahsettiği siyasi bedel ödenmişti. O gün de tam anlamıyla gazetecilik yapılmıyordu, bugün de yapılmıyor diye kestirmeden bağlamayacağım. O gün farklı ajandalarla yapılan gazetecilik tarihin akışını değiştirdi, bugün hiç yapılamayan gazetecilik tarihin akışını değiştiriyor. Haksızlık yapmamak lazım, o günlerin medyasından operasyonel manşetleri çıkarınca yine haber ayıklamak mümkündü, bugün mümkün değil. Bu sayfada “felaket tellallığı” biçiminde yapılan “muhalif gazeteciliği” de sık sık eleştiriyorum eleştirmesine de onun karşı kutbunda hiç gazetecilik yapmamak olunca, diyecek şey bulamıyorum. Ezcümle; ekonomiyi düze çıkarmak için “demokrasi ve özgürlüklere” vurgu yaparken, gazeteciliğin rolünün altını kalın çizmemiz şart. Krizlere karşı da gerçek gazetecilik gerek.