2019’a odaklanma tuzağı
01.10.2017 09:42 BİRGÜN PAZAR
Nesnel koşulları itibariyle ezilenler, hatta tüm muhalif kesimler birbirine hiç olmadığı denli yakınlaşmış durumda. Yargısı teslim alınmış, Meclis’i işlevsizleştirilmiş bu ülkede artık halkın kendi iradesine, kendi araç ve yöntemlerine ihtiyaç vardır

Mehmet Yeşiltepe - Yazar

Saray rejimi bağlamında, AKP’nin geleceği ve 2019 hesapları için çok şey söylenebilir; zemin kaygan, arayışlar çok yönlü ama artık her koşulda hesaba katılması, akıldan çıkarılmaması gereken bir gerçeklik var. 2019’u ve hatta uyum yasalarını beklemeden OHAL koşullarında KHK marifetiyle başkanlığı hayata geçirme, yasal/kurumsal gereklerini tesis etme halindeki irade, aynı zamanda bir iç savaş olasılığını göze almış ve buna göre techizatlanmış durumda.

Bu koşullarda, olup biteni genelde dünyada özelde Ortadoğu’da yaşananlarla ilişkilendirmeden ele almak, eksik/yanlış görme olasılığını artırıyor. Irak ve Suriye’deki tablo, eğer lokal ve geçici bir savaşmış gibi değerlendirilmezse, Türkiye’nin neden oranın dışında değil içinde olduğu ve oradaki iklimden etkilenmeme olasılığının olmadığı, hatta giderek benzer süreçler yaşayabileceği görülür.

Bu genel tablonun içerisinde pek çok sorunla aynı anda muhatap edilen kitleler, öfkeli ama umutsuz; ezilenler üzerindeki basınç ve kuşatma, çözümün bir diğerinin sorununa yönelmekten, ortaklaşmaktan geçtiğini görebilmeyi dahi güçleştiriyor. Her kesim kendi sorunlarına boğulmuş, dolayısıyla da en dar sınırlarına hapsolmuş durumda. Bu nedenle somut, uygulanabilir, gerçekçi talepler/programlar üzerinden bağların kurulduğu bir çabaya hiç olmadığı denli ihtiyaç vardır. Bu ise sanıldığı veya telaffuz edildiği kadar kolay görünmüyor.

Programlar kendi başına iş görmez
Hatırlanacak olursa 16 Nisan sonrasında genelde devrimciler özelde Haziran Hareketi içerisinde yaygın eğilim, 2019’a (aday arayışı dahil) odaklanmak biçimindeki tuzağa düşülmemesi gerektiği yönündeydi. Başkanlığın fiilen uygulanmasına başlanmıştı, süreç hızlı yaşanıyordu, bu süreçte peş peşe gelen saldırıları gündemine almamak, bu konuda bir şey yapılamayacağı inancıyla hareket etmek, bir anlamda meşru olmayan bir güce sahayı terk etmek olacaktı. Ancak süreç ilerledikçe, güncel somut görevler/gereklilikler karşısında takınılan etkisiz/pasif duruş, “bu aşamada bir şey yapılamayacağı, zaten seçim zemini dışında bir mücadele zemininin olmadığı” fikrini fiilen ağırlıklı hale getirdi. Ve başlangıçta buna karşı çıkanlarda bile giderek bir “kabullenme” hali oluştu.

Halbuki Haziran Hareketi’nin 7 Haziran seçimlerindeki tutumu da bugünkü “eğer Meclis devre dışı bırakılmış, etkisizleştirilmişse, alternatif olarak Haziran Meclisleri var” biçimindeki yaklaşımı da yanlış değildir. Bilinir ki bir program, dört başı mamur da olsa kendi başına iş görmez; bunun için bir irade, uygulayıcı özneler/kadrolar gerekir. Bu konudaki sorumlulukları yerine getirmek için ısrarcı olmak ve sokaklarda, hayatın içinde tam da Haziran ruhuna uygun olarak varlık gösterme konusundaki eksikleri tespit edip gidermek varken; çözümü 2019 seçimlerinde görmek, “ya seçim ya hiç” baskılanmasına boyun eğmek, Haziran’ı Haziran yapan nitelikler bağlamında bir kavrayış sorununa işarettir.

Birbirinin sınıfsal muadili partiler değil halk örgütlülüğü
Bugün genelde ezilenler adına özelde demokrasi mücadelesi bağlamında birikmiş bunca sorun varken, çözümü gerçekte birbirinin sınıfsal anlamda tekrarı/muadili niteliğindeki düzen partileri içinde aramak, dolayısıyla da merkez arayışına soldan yanıt olmaya çalışmak, en hafif deyimle ezilenlerin/emekçilerin beklentilerini istismar etmektir. Bir başka bağlamda söylersek; müfredata cihat kavramı girmişken “laiklik” demekten kaçınan, Kürt halkının katlanan sorunları ve büyüyen öfkesi karşısında sağırı oynamayı tercih eden, savaşla kuşatılmış bir coğrafyada barış kavramını kullanmaktan çekinen bir iradenin başında olduğu bir parti halka umut olamaz.

AKP’nin 15 yıllık sürecinde uygulanan politikalarla orta sınıflar büyük oranda eridi. Mülk yitimine uğramış orta sınıfların ve küçük burjuvaların radikalleşmesinin de etkisiyle bugün mevcut iktidara karşı müthiş bir enerji birikmişken, merkez tartışmaları yapmak, AKP’nin alternatifini merkezde aramak; hem AKP’yle ifadesini bulan sistemin geldiği noktayı görememek hem de biriken enerjiyi yanlış yönlendirmek anlamına geliyor.

“Hayır” çalışmalarındaki başarı ve yüzde elliyi aşan boyuttaki o toplam, “Akşenerler” üzerinden değil, birikmiş toplumsal sorunlara çözüm arayışı üzerinden okunmalıdır. Benzer bir okuma, Adalet Yürüyüşü için de yapılabilir. Adalet Kurultayı’nda dışa vuran gerçeklik ise meselenin neden kişilere ve hatta partilere bırakılamayacağının göstergesi oldu. Ezilenlerin sorunları, Saidi Nursi ile Alevileri, Mustafa Pehlivanoğlu ile Erdal Eren’i yan yana getiren bir siyasal bulamaçla değil, sistemle sorun yaşayan, öfke biriktirmiş ve çözüm arayan toplumsal dinamiklerin bizzat kendisiyle çözülür.

Başka bir ifadeyle söylemek gerekirse; seküler yaşam alanlarının kuşatılmasının, insanların giydikleri veya içtikleri üzerinden saldırıya uğrar hale gelmesinin, okulların imam hatipleştirilmesinin, KHK mağduriyetlerinin, işsizliğin, borçlanmaların vb. sorunların çözümü, o kesimlerin katılımına imkan veren acil ve uygulanabilir bir programı (eylem birliği vb. de olabilir) ve buna denk bir örgütlenmeyi, bir halk hareketini gerektiriyor.

İşte bu koşullarda, hemen bugünden yarına yapılacak bir şey yokmuş gibi 2019’a ve aday arayışına yoğunlaşmak, “Hayır” kitlesine deyim yerindeyse ihanettir. Devrimcilik iddiasında bulunup böyle davranmak ise objektif olarak söz konusu iddiayı terk etmektir.

Nesnel koşulları itibariyle ezilenler, hatta tüm muhalif kesimler birbirine hiç olmadığı denli yakınlaşmış durumda. Yargısı teslim alınmış, Meclis’i işlevsizleştirilmiş bu ülkede artık halkın kendi iradesine, kendi araç ve yöntemlerine ihtiyaç vardır. Bu, elbette sadece Haziran değildir ama Haziran bu konuda bir örnek modeldir. Ezilenlerin kendilerini doğrudan ifade edebildiği, çözüm öznesi olarak Haziran, bu anlamda daha da büyük önem kazanıyor. Böyle bir konjonktürde, kendi iç sorunlarını çözmüş, inandırıcı ve güven verici bir tablo çizen Haziran çok şeyi değiştirebilir.

Nasıl yapacağız sorusuna kalıcı yanıt
16 Nisan referandumu, mevcut gidişattan rahatsız olan ve alternatif arayan önemli bir potansiyelin varlığını ortaya çıkardı. Tüm tehditlere ve devlet gücüne rağmen halk “Hayır”da ısrarcı oldu. Kitlelerin, sonuç alabileceğine inandığı zeminlere istekle ve olanca enerjisiyle katıldığı görüldü. YSK eliyle gerçekleştirilen hak gaspı bir yanıyla umudu zayıf düşürmüş gibi görünse de diğer yanıyla muhalif kesimlerin gücünü, bu gücün toplanabilirlik özelliğini açığa çıkardı. Benzer şekilde, halkın kendi sorunları üzerinden siyasal yaşama katıldığında sonucu değiştirdiği görüldü. Ancak buna rağmen, devletin imkânlarını tek elde toplayan ve güncellenmiş pek çok araçla sürece müdahale eden Saray’ın imkânları hafife alınmamalıdır. Bilinmelidir ki alternatif süreç doğru araç ve yöntemlerle örgütlenemediğinde, başkanlıkla ifadesini bulacak olan finale doğru ısrarlı adımlarla yaklaşılacaktır.

Dünya ölçeğinde yaşanmakta olan ve sömürgelerin yeniden sömürgeleştirilmesini de içeren paylaşım ve hegemonya savaşının Türkiye’ye izdüşümü, sermayenin tüm kozlarını oynamasıdır; bunun sınıfsal adı açık faşizmdir. Böylesine zorlu koşullarda tehdidin bilincinde olmak, ne ve nasıl yapmak gerektiğini bilmek açısından önemli bir koşuldur. 2013 Gezi Direnişi ve 16 Nisan “Hayır” çalışması, ihtiyaç duyulan potansiyel gücün mevcut olduğunu gösterdi. Bugün, ezilenler adına çıkış arayan hemen herkesin bildiği bu potansiyelin daha da büyütülerek harekete geçirilmesi için uygun nesnel koşullar vardır. Bu koşullara, tıkayıcı ve parçalayıcı değil ön açıcı ve kapsayıcı müdahaleler yapıldığında, bunun için Gezi’den alınan ilhamla, katılıma imkân veren yaratıcı araçlar geliştirildiğinde, görülecektir ki 2019’u beklemeden ve meseleyi bir “aday” meselesine kadar daraltmadan bugünden yarına yapılacak çok şey vardır.

Bugün itiraz etmek, muhalif olmak önemlidir; ancak bu itirazın sonuç alabilmesi için alternatifi görünür kılan bir program eşliğinde değiştirici bir iradeyle bütünleşmesi gerekiyor. Programın inandırıcı, uygulanabilir ve büyük çoğunluğun sahip çıkacağı içerikte olması, sahiplenilmesi açısından önemlidir.


Saldırının kapsamı ve çeşitliliği, mücadele alanlarının ve katılımcı öznelerin çeşitliliğini beraberinde getirmiştir; bu da birleşik mücadele için oldukça uygun bir zemin demektir. Çeşitlilik, kimi durumlarda ortaklaşmayı güçleştirebiliyor ama bunun nasıl aşılacağı ve neden aşılmak zorunda olduğu Gezi’den bugüne, “Hayır” çalışması vb. pratiklerde gözlendi. Mücadelenin sürekliliği ve sıkça gündeme gelen bu türden belirsizlikleri aşmak açısından kalıcı araçlar oluşturmak, belki zaman alacaktır ama bugünden meclislerle, forumlarla başlamak, var olanları büyütüp işlevli kılmak, onlara yenilerini eklemek, sıkça gündeme gelen “Nasıl yapacağız?” sorusuna verilmiş kalıcı yanıtlar olacaktır.