24 Haziran
L. DOĞAN TILIÇ L. DOĞAN TILIÇ

Bu köşede, 2019’a dair hemen her değerlendirmede seçimlerin erkene alınacağı, yerel seçimlerin önüne çekileceği yazılmıştı. Bu, yalnızca bana ait bir öngörü de değildi ve Erdoğan’ın söylediği her şeye iman edenler dışında pek çok yorumcu benzer değerlendirmelerde bulunmuştu.

Yine de, 24 Haziran (erken değil) baskın seçimi herkes için sürpriz oldu. Bu baskına yol açan koşulların başında ekonomi ve onun iktidar blokunun (AKP+MHP) oylarını eritişi yatıyor. Ekonomide bütün veriler doludizgin bir uçuruma gidildiğini, birkaç ay içinde büyük bir çöküşün yaşanacağını gösteriyor. Erdoğan’ın “Yurtdışına para kaçırmaya tevessül edenleri affetmeyiz” uyarısı da, kimi firmaların varlıklarını yurtdışına kaçıracak kadar yakın bir felaket beklentisi içinde olduklarının göstergesi.

Afrin üzerinden estirilen milliyetçi rüzgârlar bile AKP+MHP yelkenini şişirmeye yetmiyor ve iktidar oyları sürekli düşüyordu. Medyada “Yüzde 55’le Erdoğan garanti” diyen araştırmacıları dinlerken, AKP çevrelerinden “Erdoğan’ın oyları yüzde 28 ile 38 arasında oynuyor” duyumları da alıyordum.

Geçen hafta, bir cami avlusunda üç öbekte toplanmış seçim konuşanların hemen hepsinin de AKP’ye veryansın ettiğini duyduğumda, “Yüzde 28-38” duyumlarını daha ciddiye aldım. Artık bunlar geride kaldı, iki ay sonra seçim var. Seçime gidilirken, yalnızca sosyalist çevrelerin değil, genel olarak muhalefetin “Saray iktidarına” ve onun ülkeyi götürdüğü yere dair değerlendirmeleri büyük ölçüde örtüşüyor.

Herkes kendi siyasi jargonu içerisinde kavramlar seçerek ülkenin bir tek adam diktatörlüğüne gittiğini, seçimden sonra bunun tamamen kurumlaşacağını söylüyor. Kimi faşizm, kimi İslamo-faşizm, kimi diktatörlük diyerek…
Eğer tespitler laf olsun diye yapılmıyorsa, örgütsel egolar bir kenara bırakılarak buna karşı duracak en geniş birliğin oluşturulması gerekir.

AKP+MHP bloku muhalefeti de bloklaştırmak istedi, onları Erdoğan karşısına tek adayla çıkarmayı ve bu sayede de seçimi ilk turda almayı hedefledi.

Muhalefet açısından ise, ortak tehdit olarak görülen “diktatörlük”ten ülkeyi kurtarabilmenin yolu seçimi ikinci tura taşıyabilmekten geçiyor. Bu da, birinci tura herkesin kendi adayıyla ve olabildiğince çok adayla katılmakla olabilir.
Birinci turda her partinin kendi adayı olması; parti örgütlerinin ortak bir aday için çalıştıklarından çok daha enerjik çalışmalarına, çok farklı noktalardan Erdoğan’ın hedef alınmasına, Erdoğan’ın da tek adayı hedef alamayıp enerjisini adaylara bölmesine yol açar.

Verili koşullarda, partilerin çoğunluğu seçime katılmaktan yana tavır almışken boykot, katılımı düşürüp Erdoğan hanesine yazmaktan başka bir işe yaramayacak.

Kapitalizm dünyayı, Saray da ülkeyi freni patlamış bir kamyon gibi uçuruma sürerken; insanlığın kurtuluşunun sosyalizmde olduğunun anlatılması ve seçim sonuçları ne olursa olsun bu süreci toplumsallaştırmak, oluşacak yeni durumda hem aralarındaki bağları hem de kendilerini güçlendirmiş olarak pozisyon almak sosyalistler için önemliydi.
Haziran, bu doğrultuda, CHP ve HDP’nin dışında kalanlara seslenecek bir ortak aday çıkarabilmek için çabaladı. Ne yazık ki, bütün sosyalist çevreleri ortaklaştırmak mümkün olmadı.

Yine de ve hâlâ, bir arada durabilenlerin, topluma başkanlık sistemini reddedecek, bir başka dünyanın mümkün olduğu inancını aşılayacak bir adayla kampanya yürütebilmeleri; bütün aday ve partileri de kazanmaları durumunda yapacakları konusunda taahhütte bulunmaya zorlamaları, ülkeyi en azından “normalleştirecek” bir program için söz vermelerini istemeleri önemli bir hedef olarak duruyor.

CHP’nin İyi Parti’nin seçime girebilmesi için attığı adım, 24 Haziran tarihi kadar sürpriz oldu. “Demokrasi için” atılmış bu adım akıllara biraz da Baykal’ın Erdoğan’ın önünü açmasını getirdi.

İlk turda olabildiğince çok adayın seçime katılabilmesi yalnızca demokratlığın değil, iki turlu seçimin matematiğinin de gereği. CHP, bu adımı daha çok aday seçime katılabilsin diye atmışsa, anlaşılabilir.

Ancak, bunun ötesinde bir hesap varsa ve Akşener cumhurbaşkanı olsun diye, CHP’liliğinden kuşku duyulmayacak kazanma şansı en yüksek isimle değil de bir “tavşan aday”la seçime girerse, seçim sonucu ne olursa olsun, kendi siyasi ötenazisini de başlatmış olur.