24 Haziran’dan sonra
OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU
Devrimcilik her zaman zordur. Şimdi önümüzde birçok yönden farklılıklar taşıyan ve daha zor bir mücadele dönemi olacak

Belki toplumun önemli bir kesimi 24 Haziran’da yapılan seçimlerde neyin seçilmiş olduğunun farkında değil ama, iktidar sahiplerinin de sıkça söyledikleri gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin bir dönemi artık kapandı. Elbette sır değil, bu noktaya neredeyse yirmi yıla yakın, göz göre göre, geldi geliyor diyerek, seçimdi, darbeydi, referandumdu, OHAL’di, hileydi hurdaydı... diyerek yaşadığımız sürecin sonuna gelindi.

Meclis’in yetkilerinin büyük bir kısmıyla birlikte tüm yönetim erkinin, bütün idari devlet kademelerinin hiçbir denetime tabi olmayan tek bir kişinin uhdesinde toplandığı bu sistem, sadece bir rejim veya sistem değişikliğinden ibaret bir şey değil; laik eğitim sistemi başta olmak üzere, Cumhuriyet’in bütün kazanımlarını ortadan kaldırarak devletin niteliğini İslami bir statüye kavuşturma yönünde önemli bir adım olarak gündeme geliyor.

Böylesine önemli bir gelişme devletin bir beka sorunu denilen bir sis perdesi arkasında, bütün devlet kurumlarının, büyük sermayenin, muhalefet partilerinin, büyük medya patronlarının, bir de soldan gaflet ve ihanet çukuruna düşenlerin katkılarıyla ve bütün dünyada yükselen bir neoliberal gericilik dalgasından beslenerek, adeta Cumhuriyet’in bir harakirisi olarak gerçekleşti.

Bütün bu süre boyunca ülkemizin devrimcileri, gençleri, kadınları ve ilerici demokrat aydınlarıyla, büyük mücadeleler verildi. Gelinen aşamada bu eşitsiz ve adaletsiz yarışta kaybetmiş de olsak, bu mücadele geleceğimiz için bizi asla teslim alamayacaklarına dair sonsuz bir umut ve güven kaynağı oluşturdu.

Bugünün muktedirleri ellerine geçirdikleri bu büyük güce fazla güvenmesinler. Anayasalar bir ülkede yaşayan halkların barış ve huzur içinde yaşamalarını sağlayan ortak toplumsal anlaşma metinleridir. Şöyle veya böyle ellerine geçirdikleri bir fırsatı “Yüzde elli artı biri aldık, Üsküdar’ı da geçip her şeyi hallettik” diye kendi iradelerini toplumun ortak değerleri yerine koyarak diğer yüzde elliye dayatmaya kalkarlarsa yanıldıklarını er veya geç göreceklerdir.

Devrimcilik her zaman zordur. Şimdi önümüzde bir çok yönden farklılıklar taşıyan ve daha zor bir mücadele dönemi olacak.

24 Haziran seçimlerine gelinceye kadar 2010 referandumu ve sonrasındaki seçimler ve referandum süreçleri ister istemez karşı devrimci saldırının geriletilmesi imkanlarının değerlendirilmesi bakımından mücadelenin yoğunlaştığı zeminler olarak ortaya çıktı.

Son seçimler öncesinde HDP’nin barajı aşmasıyla AKP’nin mecliste geriletilebileceği konusunda belki kasıtlı olarak abartılarak yaratılan beklentiler gerçekleşmedi, parlamento zemininin kendisi Fikret Hoca’nın (Başkaya) deyişiyle ‘içi boş bir midye kabuğundan farksız’ hale geldi.

Hiç kuşkusuz bu merkez politika mecralarının direniş hareketi açısından bütünüyle terk edilmemesi gerekiyor; ancak önümüzdeki dönem direniş mücadelelerinin kalbi artık meclis ve siyaset merkezli bir mecradan değil, seçimler öncesinde alanları dolduran (ama önlerinden yürüyenler tarafından seçim gecesi terkedilen) milyonların yaşam alanlarında atacaktır.

***

HATIRLATMALAR


7 Haziran’da HDP’nin barajı geçmesiyle AKP’nin tek başına iktidar şansını kaybetmesi elbette önemliydi. Ancak sonuçta bunun yeterli olmayacağı belliydi. Nitekim mevcut siyasi tabloda sürece müdahale edebilecek bir seçeneğin olmaması nedeniyle ülkede yaşanan karanlık gidiş açısından olumlu bir değişim olmadı.

Ortaya çıkan dört partili parlamentoda, bir yanda AKP ile MHP’den oluşan (yüzde altmışlık) bir gerici faşist blok, diğer yanda (aslında ne yanda olduklarına herhalde kendileri de karar veremeyen) CHP, bir de HDP…

Matematik matematik deniyor ya, ister çarp, ister topla, bu dört işlemden devreye beşinci bir faktör girmeden ülkenin geleceği açısından barış, demokrasi ve özgürlükten yana umut besleyebileceğimiz bir sonuç çıkamaz.

Bugünkü koşullarda bu çemberi kırabilecek bir beşinci faktör, ancak parlamento dışındaki devrimci – toplumsal muhalefet güçlerinin birlikteliği üzerinde kurulup geliştirilebilir. Bu yüzden devrimci bir seçim siyasetinin de buna göre belirlenmesi, bütün yığınağın da buraya yapılması gerekir.

(1 Ekim 2015, BirGün)

…Yaygın bir çaresizlik duygusu var. Bunun temel nedenlerinden biri, çareyi parlamento içindeki 2-3 parti çerçevesinde aramaktan kaynaklanıyor. Oysa CHP artı HDP, (Haydi onu da ekleyelim, artı İYİ parti) denkleminden bir çare çıkarmak hiç de kolay görünmüyor. Elbette bu, seçim meselesini bütünüyle reddetme anlamına gelmiyor; sadece, bütün meseleyi bilmem hangi tarihte, OHAL altında ‘yüzde elli artı biri garantileyerek’ yapılacak ve sonucu önceden belirli bir seçime odaklanmanın yanlışlığını ifade ediyor.

(31 Aralık 2017, BirGün Pazar)



Meclis temsiliyetini küçümsüyor değilim ama, bu günkü haliyle fonksiyonu neredeyse 12 Eylül’ün ‘danışma meclisi’ durumuna indirgenmiş olan Meclise girme meselesinin biraz fazla abartıldığını düşünüyorum. Solda öteden beri bu mesele toplumsal bir karşılığının bulunup bulunmadığına bakılmadan bir şekilde meclise grime yolunu bulma meselesi olarak gören yanlış bir eğilim hep var. Bunun sola da memlekete de bir faydasının olmadığı geçmiş örneklerinde görülmüş olmalıydı. Ben tersine, aslında bugün yukarda anlattığım şekilde parlamento dışı birleşik bir toplumsal muhalefet hareketinin geliştirilip büyütülmesine meclisin kendisinin de daha çok ihtiyacının olduğunu düşünüyorum. Memleketin asıl ihtiyacı da bence bu. (13 Mayıs 2018, BirGün Pazar)



HDP’nin barajı geçmesiyle her şeyin kolayca halledeceği şeklinde bir aşırı iyimserlik yaratılmasının da doğru olmadığını söylemek istiyorum.

7 Haziran sonrasında olanlar ortada. Başta tüm muhalefet partileri olmak üzere, ders alınmışsa ne ala…

(13 Mayıs 2018, BirGün Pazar)