25 yıl sonra jeton düştü
HAYRİ KOZANOĞLU HAYRİ KOZANOĞLU
Büyüme ve istihdamı  olumsuz etkileyen kriz hükmünü sürdürürken ekonominin iki farklı cenahı olan bankacılık kamu maliyesinde şaşırtıcı bir tablo gözleniyor

Büyüme ve istihdamı  olumsuz etkileyen kriz hükmünü sürdürürken ekonominin iki farklı cenahı olan bankacılık kamu maliyesinde şaşırtıcı bir tablo gözleniyor
Türkiye ekonomisi ekim 2008-haziran 2009 aralığında yaklaşık yüzde 7 daraldıktan sonra, henüz krizden çıkma sinyalleri vermeyi başaramadı. Yazın bitimiyle genellikle sıçrama gösteren kapasite kullanım oranı bu eylülde sadece 0.4 artışla yüzde 70.1’e ulaşabildi. Otomotiv, konut, beyaz eşyadaki dolaylı vergi kolaylıklarının eylül sonunda sona erecek olmasının yarattığı “bir defalık” canlanmayı iskonto ederseniz, durgunluğun hükmünü sürdürdüğünü söyleyebiliriz. Benzer biçimde işsizliğin temmuzda 0.2 puan düşüşünün turizm ve tarımdaki geçici istihdamdan kaynaklanan mevsimsel etkilerini ayıklayınca, yine benzer bir sonuca ulaşabilirsiniz. Nihayetinde küresel krizin patlak vermesinden bu yana 850 bin kişi işini kaybetmiş durumda. Benzer ülkelerden Brezilya, Arjantin, Çek Cumhuriyeti’nde pozitif büyümeye geçildi. Çin ve Hindistan bilindiği gibi zaten hiç eksilere düşmedi. Avro bölgesinde Yunanistan, Fransa, Almanya sınırlı da olsa artı büyüme yakaladı. Özetle, Tayyip Erdoğan’ın “krizin teğet geçtiği ülke” tezini istatistikler bir kez daha tekzip etti.
Yalnız şöyle bir olguyla karşı karşıya bulunduğumuzu kabul edelim: Nasıl meteorolojide ölçülen sıcaklık-hissedilen sıcaklık ayrımı yapılıyorsa, ekonomide de 1994, 1999, 2001 krizleri ölçüsünde bir “toplumsal yakınma” söz konusu değil. Bunun nedenleri üzerinde biraz düşününce akla şu olasılıklar geliyor:
»Kriz küresel ölçekte hissedildiği için, “niye hep bu krizler bizi buluyor?” refleksi harekete geçmiyor, durum metanetle karşılanıyor. Aynı nedenle, kriz hükümetin beceriksizliğine yorulmadığı için toplumsal tepkiler daha sınırlı düzeyde kalıyor.
» Özellikle 2001 krizi en şiddetli etkisini beyaz yakalılar üzerinde, en yoğunlukla da finans-medya-reklam sektöründe göstermişti. Lisan bilen, bilgisayar becerileri gelişkin, iyi okullardan diplomalı “elit profesyoneller” dahi işsiz kalma şokunu yaşamıştı. Haliyle bu kesimlerin feryatlarını duyurma olanakları da daha fazladır. 2008 krizi ise en fazla ihracata yönelik imalat sanayini vurdu. Bu sektördeki işçilerin dayanışma bağlarının görece daha güçlü olması nedeniyle, bazılarının kırsal kökenlerinden tam kopmamasının getirdiği “esneklikle” krize karşı en azından şimdilik  mukavemet gösterebildiler. Örneğin Denizli’de, Gaziantep’te KOBİ’lerde çalışanların, özellikle tekstil emekçilerinin bir kısmı işsiz kalınca köylerine ricat ettiler. Halbuki bir banka uzmanı veya reklam ajansı çalışanı kapıya konursa kira, okul taksiti filan derken sudan çıkmış balığa döner. Kendine kucak açacak bir köyü de bulunmaz.
»Daha önceki krizlerde hükümetin medya üzerindeki tahakkümü bu denli güçlü hissedilmiyordu. Aksine 2001 krizinde ne büyük burjuvazi, ne de medya üçlü koalisyondan hoşnut değildi. “Kemal Derviş operasyonunu” meşrulaştırmak için dolu dolu “kriz manzaralarına” yer verildi. Nitekim 2002 seçimlerinde tüm koalisyon partnerleri yekle yeksan oldular. Bugün ise AKP’yi yerinden hoplatacak bir yayın politikasına cüret edecek ölçüde “kabadayı” bir medya grubu neredeyse kalmadı.
»2001 krizi beraberinde şiddetli bir devalüasyonu da getirmişti. En başta üst orta sınıfların, dolayısıyla kalbur üstü medya mensuplarının yurt dışı seyahat planları, lüks tüketim alışkanlıkları akamete uğramış, homurtuları daha fazla yükselmişti. Bu kez TL’nin değer kaybı sınırlı kaldı. Zaman içerisinde yerini değerlemeye bıraktı. Başta TÜSİAD olmak üzere, krizin ilk dönemlerinde TL’nin şiddetli değer kaybı endişesiyle, IMF’den medet uman döviz borçlularının da, bu ılımlı seyir sonunda sesleri kesildi.
»Ne yazık ki aradan geçen sürede emek örgütlerinin gücü iyice erozyona uğradı. Toplumsal muhalefetin kriz mağdurlarını örgütleme çabaları iyice güdük kaldı. Meydanlarda, sokaklarda krizi teşhire yönelik sesler duyulmaz oldu. Geniş kitlelerin zaman içerisinde hoşnutsuzluklarını kimlik politikalarına yöneltmeleri, sınıf eksenli mücadeleleri soluksuz bıraktı. Burada demokratik kimlik ve tanınma talepleriyle emek ve eşitlik mücadelesini aynı potada buluşturamayan sosyalistlerin de ciddi vebali bulunuyor.
Büyüme ve istihdamı bu denli olumsuz etkileyen kriz hükmünü sürdürürken ekonominin iki farklı cenahında şaşırtıcı bir tablo gözleniyor. Bunlardan ilki bankacılık. Sektör, ekonomi hızla daralırken Haziran 2009’da bir önceki yılın aynı dönemine göre karını tam yüzde 33 artırarak, 11 milyar TL’ye yükseltti. Takibe dönüşen kredilerin yüzde 4.9’a yükselmesi, KOBİ’lerde bu oranın yüzde 6.6 olarak gerçekleşmesi  şişkin karlar nedeniyle şimdilik önemsenmiyor. Çünkü bankalar kredi hacmini artırmadan düşen faizlerle birlikte DİBS portföyleri sayesinde kar üstüne kar yazıyor. Ancak artık denizin sonuna gelindi, reel faizler neredeyse sıfıra dayandı. Artan kamu borçlarının da etkisiyle bankacılık sektörünün bundan sonra aynı kar rakamlarını yakalaması mümkün değil; özellikle tüketici kredileri ve kredi kartları borçlarından başlarının ağrıması kaçınılmaz görünüyor.
Diğer gariplik ise, kamu maliyesinde gözleniyor. Krizi önlemeye yönelik  ciddi önlemler alınmaksızın, nitekim büyüme ve istihdamda hiçbir olumlu gelişme sağlanmaksızın, bütçe açığı 2009’da 60 milyar TL, GSMH’nın yüzde 6.6’sı; 2010’da da 50.1 milyar TL, GSMH’nın yüzde 4.9’u bekleniyor. Bu da hükümetin farklı sermaye kesimlerinin çıkarlarını vergi toplamaktan “imtina ederek” uzlaştırma çabasından kaynaklanıyor. Burada ayrıntılı bütçe analizlerini konunun en yetkin uzmanlarından meslektaşım Aziz Konukman’a bırakıp, sadece fazla dikkat çekmeyen bir itirafı hatırlatmak istiyorum. Geçtiğimiz hafta Başbakan yardımcısı Ali Babacan’ın ağzından, “vergi düşer gelir artar anlayışının pek de doğru olmadığını gördük” cümlesi çıktı. Eğer gelişigüzel sarfedilmediyle bu sözler aslında tarihi bir ifade. Diğer bir deyişle, Türkiye’ye son çeyrek yüzyılda egemen olan iktisat zihniyetinin tekzibi anlamına geliyor.
Hatırlanırsa ta 80’lerde Turgut Özal “İcraatin İçinden” programlarında o meşhur kalemini gözümüzün içine soka soka, “işadamlarımızdan daha az vergi alacağız ki onlar da yatırım yapsın sizlere iş sahası açsın” derdi. Bu aslında neoliberalizmin tüm dünyada yaygınlaşmasıyla birlikte ABD’de Reagan’ın, İngiltere’de Thatcher’ın söylemine de yansıyan “arz yönlü ekonomi” anlayışının dile getirilmesiydi. Hakkını yemeyelim, Özal’ın marifeti ise bu bal gibi tercümeyi telif gibi sunabilmesiydi. Siz vergileri düşürecektiniz, yatırım teşviklerini artıracaktınız; işveren de yatırım yapacak, istihdam yaratacak, emekçilere de bu refah zamanla sızacaktı. “Trickle down” yani sızıntı ekonomisi anlayışına göre, “zenginde pişecek fakire de düşecekti”. Zaten rivayete göre bu teori bir lokantada yumurtlanmıştı. Laffer adlı bir zatı muhterem peçetenin üzerine, vergi oranları düştükçe kamu gelirlerinin nasıl arttığını gösteren bir grafik çizmiş, mevzu sonuca bağlanmıştı. (Acaba birisi de peçeteye kamu çalışanlarının ücretlerini yüzde 2.5 değil de yüzde 25 artırınca nasıl ekonominin canlanacağını gösteren bir grafik çizse kale alan olur mu?)
Geç te olsa Ali Babacan’ın bu itirafının üzerine gitmek gerek. Ne yazık ki, 2010 bütçesi “jeton düşmeden” hazırlanmış olmalı. Çünkü bu “zihniyet değişiminin” bütçe tasarısı metnine hiçbir yansıması dikkat çekmiyor. Nitekim Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, “bu yıl hiçbir vergi artışı yok” yönünde açıklama yapıyor. Bizden hatırlatması, bundan sonrası emek örgütlerine kalıyor. Hükümet bir defalık da olsa, “emek gelirleri artarsa tüm ülkenin gelirleri artar” tezini denemeye zorlanmalı. Tez doğru çıkarsa herkesin yüzü güler. Yok hayat tezi doğrulamazsa, hiç olmazsa bir 25 yıl da emekçiler gülmüş olur. Tam da Halit Narinler’in 12 Eylül’den beri müptelası oldukları gibi…