34. İFF: Mazeretimiz var maraziyiz biz!
CÜNEYT CEBENOYAN CÜNEYT CEBENOYAN
Sevgili ablam Yasemin film festivaline “Maraz günleri” derdi...  Bütün sinema hastalarına 34. İstanbul Film Festivali kutlu olsun!

Alışamadığım bir gelenektir, film festivali yaklaşırken biz “uzmanlara” sorulur. Festivalde izlememiz gereken 5 ya da 10 film nedir, diye? Tamam, içimizde bu filmleri yabancı festivallerde izlemiş olanlar var, onlar kişisel önerilerde bulunabilir. Ama çoğumuz, festivalde gösterilecek filmleri seyretmemişizdir. Tabii ki sıradan birinden daha fazla şey okumuş ve duymuşuzdur. Ama bir filmin iyi ya da kötü olduğunu ancak seyrettikten sonra söyleyebilir insan.

Dolayısıyla ben seyretmediğim filmler için önerilerde bulunmuyor ve listeler yapmıyorum. Yaptım yapmasına geçmişte ama bu yıl yapmıyorum. İşte katalog orada. Birbirinden enteresan filmlerle dolup taşıyor. Keşke vakit ve enerjim olsa da hepsini seyretsem.

‘Sinemada İnsan Hakları’ bölümü çok cazip görünüyor. Dünyanın sorunlarını, acılarını izleyip, ne kadar duyarlı insanlarız diye avunabiliriz. Sen seyretmesen, ben seyretmesem, nasıl dolar karanlık salonlar? ‘Ulusal Yarışma’da en çok merak ettiğim film Tolga Karaçelik’in ‘Sarmaşık’ı. Nuri Bilge Ceylan çok beğenmiş, Sundance’te de yarıştı. Bakalım, inşallah dedikleri kadar vardır. Mehmet Eryılmaz’ın ‘Hazan Mevsimi’ni sevmiştim, ‘Misafir’ini de merak ediyorum, elbette. Ve de Selim Evci’nin ‘Saklı’sını merak ediyorum.

Ulusal belgeseller ya da NTV belgesellerinin hepsi merak uyandırıyor. Bir defa belgeselin kötüsü kurmacanın kötüsü gibi olmuyor. Hiç olmazsa bir şey öğreniyorsunuz. Ben öğrenmesem, sen öğrenmesen… Ama Tehcirin/soykırımın 100. Yılında Gâvur Mahallesi özellikle merakımı celbediyor.  NTV belgesellerinde ise 3 film öne çıkıyor: ‘Citizenfour’, ‘Kızıl Ordu’ ve ‘Ulusal Müze’.

‘Yılanların Öcü’nü de kaçırmamaya çalışacağım. Bir daha büyük perdede ne zaman izlemek nasip olur ki? Akbank Galaları tabii ki en pırıltılı bölüm ama onlar gelecek diye umuyoruz, acele etmiyoruz şimdi seyretmek konusunda. Raoul Peck ustanın son filmi “Haiti’de Cinayet” Pasoli’nin ‘Teoreması’ndan ilham almış. Gel de merak etme şimdi.

Mayınlı Bölge bu yıl en cazip bölümlerden biri. ‘Burgundy Dükü’nün ‘Grinin 50 Tonu’nun ağzımızda bıraktığı kötü tadı silmesini, iyi bir erotik film olmasını umuyorum. Lav Diaz’ın beş buçuk küsur saatlik filmi “Evvelden”e sanırım cesaret edemem ama aslında festivaller bu filmler için var. Bir de Ulrich Seidl var bu bölümde: “Bodrumda”. Seidllar kaçmaz, vatan bölünmez.

‘Geceyarısı Çılgınlığı’ benim için yanlış saatte. Ama gidecekler ‘Peşimdeki Şeytan’dan memnun kalacaklar gibi gözüküyor, yazılanlara bakılırsa. Aile Bağları bölümünde ise ‘İsrail Usulü Boşanma’ en dikkat çekici filmlerden biri.
Balkanlar: Ateşin Sineması bölümü bizi ilgilendirmeyecek de kimi ilgilendirecek? Osmanlı bir Balkan İmparatorluğu’ydu en çok. En şiddetli ve acı darbeyi aldığı yer de oldu. Yeni Osmanlıcılığın alıp yürüdüğü şu günlerde komşuda neler olup bitiyor? Merak etmez mi, insan.

Ama Lisandro Alonso’yu merak etmiyorum. En fazla ‘Jauja’ya giderim. Bir zamanlar Liverpool’da şansımı denemiş, sıkıntıdan patlamıştım. Yavaş sinemadan kusacağım geldi.

‘Yüzyıllık Acı’, ‘Gâvur Mahallesi’yle aynı dünyadan. Tehcir, soykırım, büyük felaket. Mutlaka seyredeceğim 2 film var burada: ‘Sessizliğin Mirası’ ve ‘Homo Politicus’.

‘Leopar’ı birkaç kez seyretmişliğim var. O kadar büyük bir film değildi kanımca ama bakalım yıllar sonra ne düşüneceğim?

Anılarına bölümü de şahane. Özellikle ‘Kentin Üzerindeki Eller’, Gezi Direnişi’nin ardından bize çok şey söyleyecek diye umuyorum. Şimdi tam zamanı bu Rosi klasiğini yeniden seyretmenin.

Ve daha yüzlerce film! Sevgili ablam Yasemin film festivaline “Maraz günleri” derdi. Akıl kârı değil hakikaten tabakları 16 gün boyunca açık büfeden tıka basa doldurup, aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yemek. Ne yediğimizi anlamayacağız yine. Ama mazeretimiz var, maraziyiz biz. Bütün sinema hastalarına 34. İstanbul Film Festivali kutlu olsun!

***

Teksas Katliamı: Bir Zamanlar Teksas’ta

Teksas Katliamı 41 yıl önce vizyona girdiğinde, korku türüne yeni bir yön vermiş. O güne kadar, katilin neden suç işlediğini açıklarmış filmler, Teksas Katliamı ise nedenselliği dert etmiyor. Korku türünde kötülük genellikle dışarıdan gelirmiş, özbeöz Beyaz Amerikalı bir aile bu filmle kötülüğün merkezine oturmuş. Vejetaryenlik yeni yeni popülerleşiyormuş. Filmin “et” karşıtlığı ve insanın da sonuçta et olduğunu göstermesi dönemin ruhuna uymuş. Vietnam Savaşı sonrası kendi içindeki karanlığı gören Amerika’nın da bir yansımasıymış Teksas Katliamı (TK). Tekerlekli sandalyeye muhtaç savaş gazilerinin çokluğu filmin kurbanlarından birinde yansımasını bulmuş.

Filmin yönetmeni Tobe Hooper, TK öncesinde birçok belgesel ve bir de uzun metraj film çekmiş ama asıl işi bir üniversitede hocalıkmış. Hooper 16mm formatında çektiği bu filmle Hollywood’a transfer olmuş ama kariyeri TK’nin ulaştığı noktaya bir daha ulaşamamış. Yine de Hooper bir tek bu filmiyle dahi olsa korku türünün ustaları arasında sayılıyor.

Peki film ne anlatıyor? Çok klasik bir olay örgüsü var filmin aslında. Bir grup genç, taşraya bir yolculuk yapar. Ve taşralı tuhaf insanlarla karşılaşırlar. Felaketleri olur, ağlamaya bile vakit bulamazlar. Teksas Katliamı’nın bana bugün bile şaşırtıcı gelen bir doğrudanlığı var. Ne oldu, nasıl oldu demeden bir sürü insan ölüveriyor. Film kaçma kovalamacayla vakit kaybetmiyor, ta ki finale, geriye bir tek kişi kalana kadar.

Kasabalı tuhaf aileyi oynayan oyuncular çok başarılılar ve filmin bence en büyük kozu da onlar. Valla bütün bunların ötesinde ben filmden çok da etkilenmedim. Korku filmi türüyle ilişkim Suspiria’dan sonra sona ermişti ve yaklaşık 30 yıl korku filmi seyretmedim. Çok korkmuştum çünkü. TK’nin atmosfer yaratmada o kadar başarılı olduğunu düşünmüyorum. Bu sinema klasiğini büyük perdede seyretme fırsatını kaçırmayın. Sinema üzerine yazan, okuyan biriyseniz sürekli karşınıza çıkacaktır.