%47,4’ü medyada kim temsil ediyor?
ÜMİT ALAN ÜMİT ALAN

3 Haziran 2018 tarihinde bu köşede yayımlanan yazıyı şöyle bitirmiştim “İki tarafın bu kadar eşitsiz iletişim olanağına sahip olduklarında çıkacak sonuç, büyük ve gerçek bir iletişim deneyi de olacak. Bu ortamda muhalefetin alacağı her puan, sadece siyasi tarihe değil, iletişim tarihine de geçecek.” 24 Haziran 2018 seçimleri yapıldı ve Cumhurbaşkanlığı tercihine göre %47,4’ün, bu devasa iletişim bombardımanından etkilenip kanaatini mevcut iktidardan yana koymadığı ortaya çıktı. Oy verenler açısından bakarsak; 26 milyon 325 bin 188 kişiye karşılık, 23 milyon 734 bin 61 kişi demek bu. %50’nin üstü bir seçimi kaybetmeye yetiyor ama Türkiye’nin %47,4’ünün ana akım medyada, başka bir deyişle merkez medyada kendini bulamıyor. “Merkez medya” tanımlaması, boşu boşuna yapılmış bir tanımlama değil. Genel eğilimleri temsiliyet iddiasına karşılık gelen bir tanımlama. Önceki dönemlerde insanlar seçimde iktidardan yana oy kullanmasalar da en azından merkez medyada kendi temsilcilerini görebiliyordu. Yani seçim, siyasi iktidarla birlikte medyasını da seçmek ve iktidar yapmak gibi değildi. Bu durum, merkez medyanın ikna gücü ve inandırıcılığını artırıyor ve devamlılığını sağlıyordu.

Bu haftaki Köşe Vuruşu’nun konusu, Türkiye’nin %47,4’ünün merkez medyadan uzaklaşmasının sonuçları ve doğuracağı iletişim boşluğunun doldurulup doldurulamayacağı sorusu.

Medyaya güven dibe vurunca

Merkez medya, insanların önlerine bir haber düştüğünde “X gazetesi de verdiyse” demek ki bir aslı var diyecekleri ya da vermediyse “X gazetesi de vermediğine göre demek ki şüpheli bir durum var” diyecekleri asgari güveni temsil eder. Elbette merkez medyada da gerçekler gizlenir, elbette manipülasyon yapılır ama kamuoyunun bu duruma ikna edileceği bir temsiliyeti vardır. Şu anda yok olan bu temsiliyet. Seçim öncesindeki yoğun iletişim bombardımanı bile Türkiye’nin %47,4’ünü ikna edemediyse, bundan sonra bir ikna oluşturmasına olanak yok. Bu neye yol açıyor? Seçim gecesi ortaya yayılan “Muharrem İnce kaçırıldı, rehin alındı, tehdit ediliyor” gibi tuhaf iddialara, “Muharrem İnce’nin kendisi reddetse bile” hatırı sayılır bir kitlenin inanmasına ve gerçeklerden kopmasına yol açıyor. Çünkü okur ya da izleyicinin bu önemli bilgiyi teyit edeceği kadar güvendiği bir merkez medyası, bir nirengi noktası kalmamış.

Evet tüm dünyada “sahte haber” sorunu var, evet “komplo teorileri” yükselişte çünkü hakikat sonrası çağ diye bir şeyin içindeyiz. Ancak Türkiye’de bunun da ötesinde bir sorun var. Merkez medya sızıntısız bir şekilde tek bir görüşü temsil ediyor ve Türkiye’nin %47,4’ü bu görüşü onaylamamış. Bu sadece bu kesimin değil tüm Türkiye’nin sorunu. İnsanları “sahte haber” ve “komplo teorileri” karşısında daha savunmasız bırakan bir sorun. Hakikati, geniş kitleler nezdinde hem öksüz hem yetim bırakan bir sorun. Çünkü iktidar medyası kendi gerçeğini yaratırken, merkez medyada kendini bulamayan kitleler de fısıltı gazetesiyle kendi gerçeklerini yaratıyor. Bu ortam maalesef bunun için uygun zemin yaratıyor.

Hep mi böyleydi?

Türkiye’de her zaman bir demokrasi ve gazetecilik sorunu vardı ama merkez medyadaki makas hiçbir zaman bu kadar açılmamıştı. Örneğin; Turgut Özal’ın 80’li yıllardaki güçlü tek başına iktidarında bile karşısında tam olarak kuşatamadığı bir “merkez medya” vardı. Hem belli bir noktaya kadar (şimdikiyle kıyas tutmaz) gazetecilik yapılıyor hem de bir ikna oluşturuyordu. Ana akım medya, hakikatin önemli bir kısmını yine gizlese de %52,6’nın çok ötesinde bir yüzdeye ulaştırabiliyorudu.

İşin ekonomik boyutu ne?

Verilen reklamlar, medya kuruluşunun tüketici karşısındaki temsiliyet gücünün de bir şekilde teyididir. Şimdi geldiğimiz noktayı düşündüğümüzde, Türkiye’nin %47,4’ü tüketici değil oysa %52,6’sı has tüketici diyebilir miyiz? Hayır diyemeyiz. Bir marka, hedef kitlesini iktidarı destekleyen veya muhalefeti destekleyen diye ayıramayacağına göre reklamı yine merkez medyaya verecek ama tüketicisinin önemli bir bölümüyle buluşamayacak. Dolayısıyla bu merkez medya, ticari açıdan bile sürdürülebilir bir durum değil. Yani nereye kadar finanse edilebilir ki? Önümüzdeki dönemde sıklıkla tartışacağımız konulardan biri de bu.

Tehditle medya dizaynı

Seçim sonrası iki önemli medya gelişmesi yaşadık. Normalde seçim dönemlerinden sonra en azından ilk dönemlerde bir yumuşama yaşanır hatta tazminat davaları geri çekilir ve ortam sakinleşirdi. Ancak bu kez öyle olmadı.

Gazeteciler önce bir siyasi parti lideri tarafından iktidar-muhalefet ayrılmaksızın isim isim hedefe kondu. Burada şaşırtıcı olan bu kabul edilemez durumun bile gazetecileri birlikte hareket edebilir hale getirmemesiydi. Bazı kalemler, böyle bir listenin varlığından ziyade kendilerinin isminin neden bu listede olduğunu tartışabildiler. Diğer durum malum. Bazı Karar gazetesi yazarları, isim isim sayılarak ölümle tehdit edildiler. Bu çok tehlikeli gelişmeler de aslında kutuplaşmanın bir sonucu. Herkes medyayı dizayn edebileceğini düşünüyor çünkü medya doğal süreçle oluşmuyor, güçlü bir temsiliyet ve ikna gücü olamıyor.

TRT’nin durumu

Geçen haftaki yazıyı TRT’ye ayırmış ve “seçimle ortaya çıkacak sonuçlar, onlar için de Türkiye’nin ne kadarına karşı mücadele ettiklerini bir kez daha görme fırsatı olacak.” yorumunu yapmıştım. O yazının girişinde de RTÜK Üyesi İlhan Taşçı’nın paylaştığı TRT’nin Cumhurbaşkanlığı adaylarına ayırdığı süreler vardı. Bu sürelere göre; TRT’nin Türkiye’nin %52,6’sının tercihi olan mevcut Cumhurbaşkanı’na 181 saat, geri kalan %47,4’ün tercihleriniyse 20 saat 10 dakika gibi bir süre ayırmış şeklinde bir sonuç çıktı. Yani TRT de Türkiye’nin neredeyse yarısıyla bağlarını koparmış gibi; Türkiye’nin %52,6’sının tercihine %47,4’ünden 9 kat fazla yer veriyor. Oysa Türkiye’nin tamamının vergisiyle finanse ediliyor. Merkez medyanın temsiliyet iddiasını kaybettiği ortamda insanların kamu yayıncılığında da kendilerini bulamamaları, medya sorununu daha da derinleştiriyor.

Medya açısından ortaya çıkan tablo sürdürülebilir bir tablo değil. Çünkü demokrasi sadece seçimlerde alınan sonuç değil, herkesin kendi sesini duyması ve duyurması şansıdır. Bugünkü medya ortamında bu “illüzyon” olarak dahi mümkün görünmüyor. Bu durumun sadece iktidarın lehine işleyecek sonuçları olmayabilir. Bu durum; komplo teorileri, dedikodu, yalan haber gibi sorunları dünya ortalamasının üzerine çeker. Türkiye’nin medya sorununu çözmesi şart. Muhalefete düşen “alternatif medyayı” güçlendirmek için strateji geliştirmek ama iktidarın da medyadaki temsiliyet sorunu üzerine güç sarhoşluğuna kapılmadan düşünmesi lazım. Türkiye için.