6.5 milyon aileye ‘yurttaşlık geliri’
HAYRİ KOZANOĞLU HAYRİ KOZANOĞLU
Hükümetin son paketi de ‘emekçiyi teğet geçmiş’ti. “Önerin ne?“ derseniz, şimdilik basit bir programı yineleyeyim... Yurttaşa…

Hükümetin son paketi de ‘emekçiyi teğet geçmiş’ti. “Önerin ne?“ derseniz, şimdilik basit bir programı yineleyeyim... Yurttaşa “ayda 300 TL” nakit ödemesi yapılmalı. Ancak bu yapılırsa nüfusun çoğunluğunu oluşturan yoksulların yaşamlarında olumlu değişimler olabilir…

IMF’nin son tahminleri, dünya ekonomisinin 2009’da yüzde 1 daralacağına işaret ediyor. Bu, son 60 yılın en kötü performansı demek. Dünya Bankası ise, 2009’da 53 milyon kişinin daha aşırı yoksulluğa sürükleneceğini öngörüyor. Adeta bir “kriz olimpiyatı” ile karşı karşıyayız. Her yeni istatistik, bir öncekinden daha vahim bir tablo çiziyor. Niyetimiz, insanların moralini daha da bozmak değil. Sadece kriz karşısında alınacak önlemlerin işin ciddiyetine uygun kapsamda olması gereğinin altını çizmek.
Ocak ayında Türkiye’nin sanayi üretimi 2008’in aynı ayına göre tam yüzde 21.3 geriledi. Bu, dünyadaki en şiddetli üretim düşüşlerinden biri; lakin benzer ekonomiler de yok değil. Örneğin İspanya (-%23.6), Macaristan (-%21.01, Malezya (-%20.2), Tayland (-%21.3) Ocak’ta benzer bir tabloyla karşılaştılar. Ekonomisi tamamen ihracata endeksli ülkelerde, Japonya
(-%30.89), Tayvan (-%43.1), Güney Kore
(-%25.6), Singapur (-%29.1) daha da keskin daralmalar gözlendi. Ekonomilerde ilk sinyal çakan sanayi üretimi ve kapasite kullanım oranları olur. İşsizlik verileri biraz geriden tepki verir. Bir ekonomide işgücü piyasası ABD, İngiltere gibi, ne kadar esnekse, işsizlik o kadar hızla artar. Diğer bir deyişle, işçi çıkarmak kolaysa, işgücü içerisinde geçici işçilerin ağırlığı fazlaysa işsizlik rakamında krizin etkileri şipşak gözlenir. Refah devletinin göreceli olarak kalıntıları süren Almanya, Fransa gibi ülkelerde istatistiksel değişim hem daha yavaş gerçekleşir, hem de asgari ücret, işsizlik ödeneği gibi tampon mekanizmaları sayesinde işsizliğin toplumsal etkileri daha geç ortaya çıkar. Nitekim ABD’de işsizlik oranı yüzde 8.1’i hemen buldu ki, bu, Obama’nın Şubat bütçe sunuşunda 2009 sonu tahminiydi. Kısa sürede Amerika’da işsizlikte yüzde 10 sınırının geçilmesinden, 1945 sonrası en yüksek düzey yüzde 10.8’e toslanmasından korkuluyor. 1929 Bunalımı’ndaki dörtte bir işsizlik oranını ise, kimse telaffuz etmek bile istemiyor.

ZENGİNDE PİŞER AMA FAKİRE DÜŞMEZ
Türkiye’ye dönersek, sanayi üretimindeki ürkütücü yavaşlamaya biraz daha yakından bakınca, tablo netleşmeye başlıyor. Örneğin motorlu kara taşıtı üretiminde gerileme yüzde 60.3. Çünkü üretimin yüzde 63’ü ihracat için yapılıyor, dış talep zınk diye durunca üretim de çakılıyor. Buna karşın, dayanıklı tüketim mallarında daralma ortalamanın biraz üzerinde (-%25.4), dayanıksız tüketim mallarında ise oldukça altında (-%10.1). Gıda mamulleri üretiminde ise yüzde 1’lik bir artış gözleniyor. Demek ki işini kaybeden, maaşını düzenli alamayan, bu sorunlarla henüz karşılaşmamışsa bile, yarınından emin olmayan insanlar harcamalarını en zaruri kalemlere çekiyorlar. Gıda harcamalarındaki cüzi de olsa artış, henüz insanların boğazlarından kısma noktasına gelmediklerini gösteriyor. Bir de bu noktada toplumdaki dayanışma mekanizmaları devreye girebiliyor. Kardeşinizin, akrabanızın tenceresi kaynamaya devam etsin diye destek olursunuz da, kimse hadi şu plazma televizyonlar senin evine de lazım deyip taksit yükü altına girmez.
Kamusal çözümler de işte bu insani ihtiyaçlardan, toplumsal önceliklerden yola çıkarak üretilmeli. Hükümet, geçtiğimiz hafta dördüncü önlem paketini açıkladı. Acaba ben mi gündemin gerisinde kaldım? diye düşünürken, birçok yorumcunun “Allah Allah daha önce üç tane paket mi vardı?” diye benzer şaşkınlıklarını ifade etmesi, yalnız olmadığımı gösterdi. Başbakan yardımcısı Nazım Ekren’in Hürriyet’ten Erdal Sağlam’a yaptığı açıklamaya göre, ilk üç paketin maliyeti 32.7 milyar TL’yi bulmuş. En azından bu paketlerin ayrıntısını bilmediğimize ve yaşamlarımızda bir yansımasını hissetmediğimize göre, isterseniz dördüncü pakete yoğunlaşalım.
4.paketin KDV ve ÖTV indirimli ağırlıklı olduğu görülüyor, maliyeti ise 5.5 milyar TL tahmin ediliyor. Üç ay süreyle yerli veya yabancı otomobil, beyaz ve kahverengi eşya, ya da 150 m2’nin üzerinde konut talebi bulunanların bu indirimlerden yararlanması düşünülüyor. Öncelikle bu paketin tüketici düzeyinde muhatabının orta ve orta üst sınıflar olduğu açık… İki yakasını bir araya getirmeye çalışan işçi, emekli, yoksul köylülere bu paketten hayır yok. Denebilir ki bu sayede talep harekete geçecek, herkesin hissesine bir şeyler düşecek, akmasa bile damlayacak. Otomobil galerisi sahibi daha çok araç satmanın keyfiyle karısını lüks lokantaya yemeğe götürünce, bahşiş verdiği komi de mahalledeki sevgilisine bu sayede bir çikolata alabilecek. Kısmen doğru. Velakin bizim eleştirdiğimiz de zaten bu kurgu değil mi? Aşağıda kalıp canı çıkanları, “zenginde pişer fakire de düşer” zihniyetine mahkum eden kısırdöngü zaten ekonomiyi bu noktaya getirmedi mi?

ÖNLEMLERİN UFKU AÇIK OLMALI
Evet KDV ve ÖTV, özünde yükü büyük ölçüde çalışanların sırtına yıkan adaletsiz vergilerdir. Yapılması gereken asıl düzenleme, bu vergileri zorunlu ihtiyaç maddelerinde sıfırlamak, genelde aşağıya çekmektir. Vergi gelirlerini gelir ve servet ağırlıklı yeniden yapılandırmadan zaten ekonomiyi sağlıklı bir yapıya kavuşturmak mümkün değildir. Söz konusu paketin harcamaları indirimlerin geçerli olduğu sektörlere yoğunlaştırmasının diğer sektörleri ayrımcılıkla karşı karşıya bırakması riski de vardır. Çünkü insanlar harcamalarını mevcut gelir kısıtları üzerinden yaparlar. Otomobil alımına öncelik veren bir aile daha az lokantaya, sinemaya gider, kılık kıyafete daha az para harcar. Uygulamanın üç ay ile sınırlı olmasının da, işçi çıkarmalarını engellememesi, sadece yığılan stokları eritmek, dolayısıyla işverenlere nefes aldırmak gibi bir sonuç yaratması tehlikesi vardır. Böyle bir hamle, varsayalım AB’nin geçici bir süre otomotiv ithalatına sınır getirmesi benzeri bir durum karşısında, fırtına dinene kadar mevcut üretimi iç pazara yönlendirmek amacıyla anlam taşıyabilirdi. Halbuki tüm coğrafyalara yayılan, Türkiye’de de bütün sektörlerde hissedilen bir krizle karşı karşıya bulunduğumuz unutulmamalı, önlemler böyle geniş bir ufka sahip olmalı.

YURTTAŞLIK GELİRİ UZUN SÜRELİ OLMALI
Kısaca bu paket de, “emekçiyi teğet geçmiş” görünüyor. “Önerin ne? “ Derseniz, fazla uzatmadan, şimdilik oldukça basit bir programı yine gündeme getireyim. Başbakan yardımcısı Nazım Ekren’in 6.5 milyon aileyi kapsayacak bir “harcama çeki” projesi üzerinde çalıştığı biliniyor. Gelin bunu “yurttaşlık ödemesi” adı altında, bir yıl müddetle, diyelim “ayda 300 TL” nakit ödemesi şeklinde uygulayın. Böyle bir proje, toplumun en acil ihtiyaç içerisindeki, aşağı yukarı nüfusunun yarısını oluşturan kısmının yaşamına doğrudan değmeyi başarır. Geri kalan kesimleri de harcamaların ve talebin artması sayesinde dolaylı yoldan olumlu etkiler. Hem kriz ortamında toplumsal yaraları bir parça sarar, hem de ekonomiyi canlandırır. Yoksullar ellerine geçen paranın çok büyük kısmını harcayacakları için, bütçeye maliyeti, kemer sıkma refleksine kurban gitmez. Harcamaların en zorunlu kalemlerde yoğunlaşması nedeniyle, aşağıdan yukarıya olumlu etki ekonominin tüm dokularında hissedilir. Maliyetine gelince: bir yıllık maliyeti yaklaşık 25 milyar TL, mevcut döviz kuruyla 15 milyar dolar civarında gerçekleşir. Ruhumuzun bile duymadığı ilk üç paketin, 32.7 milyar TL faturanın altında kalır. Kamu maliyesine net etkisi, düşen sağlık harcamaları, artan vergi gelirleri gibi “dışsallıklar” nedeniyle daha da aşağı çekilir.