“70’ler müziği bize hayat verdi”
Bekir Özgür Aybar Bekir Özgür Aybar

Yıl içinde yayımladığı yeni albümüyle adından sıkça söz ettiren Unknown Mortal Orchestra 16 Kasım akşamı Salon IKSV’de sahne alıyor. Fırsat bu fırsat ekibin kurucusu Ruban Nielson’a birkaç sorumuz oldu.

>>Sadece 5 yıllık bir geçmişi var ve bu kısa süreye 3 albüm sığdırmayı başardı. Unknown Mortal Orchestra’nın müzikal gelişimini nasıl açıklarsın?

Jake ve ben bir şeyler üzerine çalışmaya başladık ve aslına bakarsan yaptığımız tek şey geriye takılıp kalmamaktı. İleriyi düşündük demiyorum, sadece anı yaşamaya uğraştık. Unknown Mortal Orchestra’nın ilk günlerinde planımız sadece ne yapabileceğimizi görmekti. Ardından ekip büyümeye devam etti. Kaydettiğimiz albümler de zamanla daha güçlü bir kimlik kazandı. Tüm bu sürecin keyifli olduğunu söyleyebilirim ve burada olduğum için mutlu hissediyorum kendimi.

>>Son albümünüz Multi-Love hakkında birçok olumlu kritikler okudum. Sanırım şu ana dek aldığınız en iyi geri dönüşler bunlar. Karşılaştığınız yorumlar hakkında neler düşünürsün?

Kritiklerin nasıl geleceğini asla bilemezsin. Tahmin ediyor muydum, bilmiyorum. Sadece temennim buydu diyelim. Ben sadece siz yazarların kariyerimizi mahvetmeyi denemediğiniz ve şarkıları beğendiğiniz için mennunum. Şaka bir yana şundan emin olabilirsin: Yapabileceğimizin en iyisini yapmaya çalıştık Multi-Love’da.

>>Albümde hem saykodelik bir yön var, hem de soul-funk etkileşimleri her an duyuluyor. Multi-Love’ın oluşum sürecinde aklında neler vardı?

Çoğunlukla düşündüğüm şey 70’ler müziğiydi. Led Zeppelin, Sly Stone, erken dönem Michael Jackson, Brian Eno ve elbette David Bowie gibi isimler bu albümü oldukça etkilediler. Hatta bize hayat verdiler. O yılların teknolojisiyle ve ekipmanlarıyla bir sound oluşturmak fikrine kapıldım aslında. Yeni sözler yazmayı deneyerek geçmiş ve geleceği bir arada buluşturma hayali cezbetmişti beni.

>>Sanırım kayıtları bir bodrum katında gerçekleştirdin. Daha sakin ve bağımsız hissetmek için mi böyle bir tercihte bulundun? Orasının nasıl bir yer olduğunu merak ediyorum açıkçası. Biraz anlatır mısın?

Evimin altında bulunan rahat bir yer sadece. Portland’daki evlerin birçoğunda bu tür bodrum katlarına rastlamak mümkündür. Ben orayı serbest bölgem olarak adlandırıyorum. Tüm müzik aletlerim orada bulunuyor. İçinde çalışmaktan hoşlandığım bir yer yani. Ayrıca biraz yerin altında olduğu için doğal ses yalıtımına sahip. Böylece mahalleyi ayağa kaldırmadan gecenin bir vaktine kadar çalışabiliyorum.

>>Daft Punk’ın son albümü “Random Access Memories’ten ilham aldığını süylüyorsun. Daft Punk’ta seni etkileyen tam olarak neydi?

Az evvel 70’ler müziğiyle ilgili söylediklerim burada da geçerli. Evet, Daft Punk’ın son kaydı bana güzel şeyleri hatırlattı. Bunun sebebi de çok açık aslında. Analog hi-fi sound’una bayılıyorum. Hepsi bu.

>>Sound konusu açılmışken eski grubunuz The Mind Chicks’e de değinelim. Ne gibi bir miras bıraktı The Mind Chicks size?

Daha çok bir okul gibiydi. Sana bir şey söyleyeyim mi, orada dibine kadar deneyseldik. Ambient’ten punk’a, pop’tan indie’ye kadar hemen her şeye dokunduk. Kalıplara takılmamayı öğretti bana o süreç. Herhangi bir sınırımız yoktu yani. Önümüze hiçbir kural koymamıştık. Şimdi düşünüyorum da epey anarşist bir grupmuş The Mind Chicks.

>>Yeni albümün de etkisiyle yaz aylarında birçok festivalde sahne aldınız. Neler yaşadınız bu dönemde? Sizi en çok etkileyen konser hangisiydi?

Dünyanın farklı yerlerinde konserlere çıktık. Primavera Sound’a ayrıca değinmeliyim. Bu yıl orada çalmak beni gerçekten büyüledi. Bu tip sahnelerde öylece çalarken bile binlerce şey keşfedebiliyorsun. Bizim için bir kazanımdı, çünkü oradan güçlenerek çıktığımızı düşünüyorum.

>>Belki İstanbul konseri de böyle bir etki bırakır size.

Neden olmasın? İstanbul’da daha önce hiç bulunmadık. Ancak şehri ziyaret eden menajerimizden duyduğum kadarıyla seveceğimden eminim. Tarihi bir şehirde konsere çıkacak olmak çok heyecanlandırıyor beni. Laf aramızda bir de rakı içmeyi dört gözle bekliyorum.

***

Saykodelik Sesler: 2011 yılında Birleşik Devletler’de kurulan Unknown Mortal Orchestra yayımladığı ilk iki albümle indie müzik sahnesine giriş yapmıştı. Yeni uzunçalar ‘Multi-Love’ ise içerdiği saykodelik seslerle onları başka bir boyuta taşıdı. Zaten Ruban Nielson’a dünyanın en etkili festivallerine konuk olup kapalı gişe konserlere imza attıklarını ve dolayısıyla gelecek hedeflerinin şimdiden gerçekleşmiş olabileceğini söylediğimde aldığım cevap onların adım attığı başka bir boyutu açığa vuruyor: “Bunlar güzel şeyler, ama sınırlanmak istemiyoruz. Daha iyisini yapmayı denemeliyiz. Bu sırada Avrupa ve Avustralya’yı turlamak gibi bir planımız var. Bir sonraki yıl ise dünyanın geri kalan yerlerine tekrar gideceğiz”