87 referandumu gibi…
L. DOĞAN TILIÇ L. DOĞAN TILIÇ

Haftaya bugün dananın kuyruğu çoktan kopmuş olacak.

Bugünlerde, kamuoyu araştırmalarının olağanüstü bir temkinlilikle “bıçak sırtı” denilen açıklamaları üzerinden geleceğe dair spekülasyonlar yapıyoruz. “Bıçak sırtı” diyenlerin ya da Evet’i birkaç puan önde gösterenlerin sığındıkları yer istatistiğin soğuk dünyası… Seçtikleri örneklemin hangi siyasi etkiler altında konuştuğunu pek dikkate almıyorlar.

İstatistiğin ruhsuz rakamlarını ve yüzdelerini, siyasetin sıcağıyla harmanlayan SONAR, vatandaşlar için HAYIR demenin epey riskli olduğu iklime de vurgu yaparak HAYIR’ın önde çıkacağı saptamasını yapıyor.

Geçen gün, ANAP hükümetlerinde yıllarca bakanlık yapmış sağ siyasetin deneyimli bir ismiyle konuşuyorum. “Bütün hayatım boyunca başkanlık sistemini savundum. Özal da savundu. Ama şimdi oylanacak şeyin bizim savunduğumuz sistemle uzaktan yakından ilgisi yok. Bu, denetim ve dengenin olmadığı bir tek adam yönetiminden başka bir şey değil” deyip, 1987’de kendilerinin yaptığı referanduma benzer bir sonuç çıkacağını söylüyor.

6 Eylül 1987’de de, Türkiye, iktidardaki ANAP ve lideri Özal’ın talebiyle 12 Eylül öncesi parti liderlerinin siyasi yasaklarının kaldırılması için bir referanduma gitmişti. “Yanlıştı” diyor ANAP’lı eski Bakan: “Biz kaybettik. İktidarın karşısında olup Evet diyenler yüzde 50.23 gibi kıl payı bir farkla kazandılar. Şimdi de böyle bir sonuç bekliyorum.

Referandum yarışının son düzlüğüne girdiğimiz şu günlerde hâlâ gerçekten kararsız olan, bundan sonra söyleneceklere bakarak karar verecek olan var mıdır, bilmiyorum.

Öyle görünüyor ki, şimdi asıl sorun, belli bir kararı olsa bile bir nedenle sandığa gitmeyecekleri ikna etmekte. Bunun ne denli önemli olduğunu, Ankara’da bir üniversitede öğrenciler arasında yapılan minik bir araştırma çok net gösteriyor: Ne oy vereceği sorulan 98 öğrenciden yalnızca 2’si Evet diyor. Ancak, HAYIR diyeceklerini belirtenlerin yarısı oy vermek için memleketlerine gitmeyeceklerini, dolayısıyla oy vermeyeceklerini söylüyor!

Referandumda HAYIR kampanyası yürütenler, özellikle de Evet’in ve AKP’nin hâkim olduğu bölgelerde çalışırken son derece zengin bir deneyim biriktiriyorlar. Sonuçtan bağımsız olarak kazanç hanesine yazılacak şeylerden biri de bu deneyim olacak.

Ankara’da Altındağ ve Sincan gibi AKP+MHP oylarının yüzde 70’in üzerine çıktığı yerlerde HAYIR kampanyası yürütmek hiç de kolay olmuyor. AKP ne gaf yaparsa yapsın hiç etkilenmeyen; HAYIR cephesinin, CHP’nin en ufak bir gafıyla ateşlenen bir kitleyle temas ediyorlar. Sincan’da AKP’nin çok yüksek oy aldığı Plevne Mahallesi’nde misal, başında Evet şapkasıyla bir adam, “Bizi denize dökecekmişsiniz, siz kim oluyorsunuz” diye HAYIRcıların üzerine yürüyebiliyor!

Daha önce hiçbir kapının açılmadığı mahallelerde bir apartman kapı açtığında, girilen apartmanlarda 2-3 daireye de kapı açtırabilip birine HAYIR broşürü verebildiklerinde sevinen HAYIRcı gruplar var. Seviniyorlar, çünkü bu kampanya öncesi o kapıların hiçbirini çalamadıklarını biliyorlar!

HAYIR kampanyası, çalınamayan kapıların çalınabilmesine vesile olmuş. Sincan’da bir market sahihi, karşısındakilerin bir parti bağlantısı olmadığını bilmeden, ama mutlaka bir partiden geldiklerini varsayarak; “Şimdi mi aklınıza geldi buralara gelmek?” diye sitem ediyor.

Yerelde çalışmanın ve sürekli çalışmanın önemini vurguluyor marketçi!

Sincan’da, sokak aralarında dolaştıktan sonra, bir parkta soluklanan HAYIRcılar, 7-8 yaşlarında bir çocuğun ninesine kendilerini gösterip “Bunlar terörist mi?” dediğine tanık oluyorlar. Evetçi ninenin yanına gidip, “Çocuk haklı ama” diyorlar, “Cumhurbaşkanı bizi öyle tanıttıktan sonra o ne yapsın?” Nine mahcup, “Hiç olur mu öyle şey” diyor. HAYIRcılar bir çocuğa terörist olmadıklarını gösterebilmekten, nineyle bağ kurabilmekten mutlu…

Belki 87 referandumu gibi olacak, kim bilir! Ancak, HAYIR kampanyası yürütenlerin sonuç dışında da önemli kazanımları olacak; gittikleri yerlere 17 Nisan’dan sonra da gitmeyi sürdürürlerse.