9 bin yıllık geçmişe kepçe vurulur mu?
04.06.2017 13:21 BİRGÜN PAZAR
Kentsel dönüşüm üzerine çalışmalarıyla bilinen dünyaca ünlü sosyal bilimci David Harvey‘in de vurguladığı gibi, "Mülksüzleştirme ve yerinden etme süreci, kapitalist kentsel süreçlerin çekirdeğini oluşturur. Sermayenin kentsel yenilenme aracılığıyla soğurulmasının aksetmesidir." Sur‘a kepçe vurulmasının bir nedeni de budur

ZEYNEP YÜNCÜLER

Yaşadığın ülkede bir yer var; 9 bin yıllık, 30‘dan fazla uygarlığa ev sahipliği yapmış, eski bir yanardağın (Karacadağ)tabakasından oluşup çevresi kalkan balığı olmuş, sayısız tarihi yapısıyla UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi‘ne girmiş, üstelik diğer antik kentlerin aksine içerisinde yaşayan nüfusla... Böylesi bir hazineye, Diyarbakır‘ın Sur ilçesine kepçe vuruldu. O kepçeyi dışarıdan birileri de değil, 'biz‘ vurduk.

2009‘da başlayıp bir nevi 2013‘te sonlanan, Sur için ilk defa duymaya başladığımız kentsel dönüşüm, 7 Haziran seçimleri sonrası başlayan sokağa çıkma yasakları, çatışma ve operasyonların ardından yeniden gündeme geldi. Yıkımın süreci, 21 Mart 2016 günü Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından alınan acele kamulaştırma kararı ile başladı.

'İlk yoksullar etkilenir'

Doğu ve Güneydoğu illerinde 127 ile en çok sokağa çıkma yasağının ilan edildiği il Diyarbakır oldu. Kentte en yoğun çatışma ve operasyonlara Sur‘un sahne olması ise, siyasi unsurların yanı sıra ekonomik, yani rant meselesiyle de ilişkilendirildi. Bu ilişkilendirme üzerinden kentsel dönüşüm üzerine çalışmalarıyla bilinen dünyaca ünlü sosyal bilimci David Harvey‘in de vurguladığı gibi, "Sermayenin çıkarlarına hizmet eden kentsel dönüşümden en çok en çok ve ilk etkilenen kesim her zaman yoksullar olur. Mülksüzleştirme ve yerinden etme süreci, kapitalist kentsel süreçlerin çekirdeğini oluşturur. Sermayenin kentsel yenilenme aracılığıyla soğurulmasının aksetmesidir...“ Sur‘a kepçe vurulmasının bir nedeni de budur.

'Komşuluk dayanışmasıyla yaşıyoruz‘

Yıkım sürecinin ardından Sur‘da 16 mahalleden 6 mahalle kaldı. 23 Mayıs 2017 tarihinden bu yana ise, Sur‘un yoksul mahallelerinden Alipaşa ve Lalebey‘in etrafı yıkım için gelen belediyenin iş makinaları, çevik kuvvet, polise ait TOMA ve zırhlı araçlarla çevrili. Mahalleli elektiriksiz ve susuz; yıkımın başladığı gün kestiler. Geçen hafta konuşma fırsatı bulduğum Sur halkı ellerinde evlerinin tapusuyla, Sur‘dan çıktıkları sürece barınamayacaklarını ve aç kalacaklarını belirtti. Bir mahalleli şöyle konuştu: "Sur‘dan çıkmamız bizim ölmemiz demek. Bu evler bizim. Kimimiz buraya 30 yıl önce sürgün edildi, kimimiz ise burada doğdu büyüdü. Bizler yoksul insanlarız, gündelik işlerde çalışırız. Komşularla aramızda dayanışma vardır, kimse aç kalmaz. Suyu yemeği olan olmayana verir. Komşuluk dayanışmasıyla yaşıyoruz. Hangi parayla ev alırız, kiraya çıkarız. Bizi resmen öldürüyorlar. Ne suç işlemişiz? Bizleri görmezden geliyorlar, kapısına gidip konuşacağımız bir yetkili yok. Biz bu ülkenin vatandaşıyız. Resmen İsrail-Filistin olduk, ama bizim gündem konusu bile olduğumuz yok. Sadece yerel medya burada.“

"TOKİ komşuları Hüda-Par‘lı ve IŞİD‘li"

2009 yılında başlayan kentsel dönüşüm sürecinde, Sur halkı için TOKİ seçeneği vardı, ancak o da iyi bir seçenek değildi. Kimi TOKİ‘nin aidatını bile ödeyemeyip Sur‘a geri döndü, kimi ise kendini güvende hissetmediği için... Bunun en iyi örneklerinden biri ise, Zan Enstitü‘nün 2009 yılından bu yana Sur‘daki kentsel dönüşüm üzerine hazırladığı analiz raporunda var: "Mahallede var olan güven odaklı borç ilişkileri, paylaşım ve hem birbirini hem de mekânı/mahalleyi sahiplenme gibi durumların sosyo-kültürel olduğu kadar ekonomik olarak da yaşamı kolaylaştırmıştır. Bu anlamıyla güven odaklı borç ve dayanışma, mahallelinin ekonomik yaşamının kaçınılmazlarındandır. Bu güvenin kurulması şüphesiz uzun süreli bir ortaklaşmanın/paylaşımın sonucudur... TOKİ konutlarına yerleşen ve kendi konutunu/komşusunu seçemeyen birçok Surlu, Çölgüzeli’nde sivil veya resmi polislerle ya da Hüda-Par ve IŞİD yanlılarıyla aynı apartmanı paylaşmak zorunda bırakıldıklarını dile getirmiştir. Bu durum da dayanışmaya dayalı komşuluk ilişkilerinin oluşmasını engellemektedir. Evlerin mimari yapıdan kaynaklı çok katlı, dikey ve kapalı (blok hâlinde) apartman dairelerinden oluşmasının da bu sorunu derinleştirdiği söylenebilir. Bir görüşmeci bu sorunu şu şekilde dile getirmiştir: “Burada Hüda- Parlılar, Hizbullahçılar çok. Benim üst katımda oturuyorlar mesela. Bazen siyah çarşaflı bir sürü kadın geliyor, toplanıyorlar. Korkuyorum bir gün beni kesecekler diye.“

Elçi‘nin sözleri unutulmamalı

Sur‘da yaşanan ve yaşanmakta olan yıkımın nedenlerini ve sonuçlarını ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel açıdan ele almak elbet kaçınılmazdır. Ancak öncelik, "Sur‘dan çıkmamız aç kalmamız, ölmemiz demektir“ diyen bir halkın sesine ses vermek olmalıdır. Bunun aksi, yaşam hakkı ihlalidir. Sur‘un her türlü yaşamının ihlal edilmeye başladığı zamanlar, Tahir Elçi‘nin öldürülmesine dakikalar kala sarf ettiği sözler unutulmamalı: "Diyarbakır deyince zihinlerimizde en çok canlanan dört ayaklı minareyi ne yazık ki iki gün önce ayağından vurdular. Tarihi dört ayaklı minare insanlığa sesleniyor: ‘Beni ayağımdan vurdular. Ne savaşlar ne felaketler gördüm ama böyle ihanet görmedim diyor bize’, bu tarihi yapı Anadolu’da tek bir eserdir. Dünyada bunun bir örneği yoktur. Diyarbakır Barosu arkadaşlarla, Diyarbakırlılarla birlikte buradayız. Bu davranışa tarihe yönelik şiddet eylemini, suikastı saygısızlığı kınıyoruz. Tarihsel mirasına sahip çıkmayanlar güvenli bir gelecek kuramazlar. Bu nedenle tarihimize değerlerimize tarihi ve kültürel mirasımıza sahip çıkalım diyoruz.”