90+1
KAAN SEZYUM KAAN SEZYUM

Bu hafta BirGün’de yazdığım 100. yazım olmuş, dosya adından fark ettim. 99 haftadır hep aynı şeyleri yazmışım, hep aynı şeylere itiraz etmişim, hep aynı şeylerle dalga geçmişim, hep aynı şeylerden çekinmişim, korkmuşum, hep aynı şeylere üzülmüşüm, hep aynı isimlere bi şeyler anlatmaya çalışmışım, hep aynı akılsızlıkla karşı karşıya gelmişim, hep aynı hep aynı hepsi de aynı 99 yazı yazmışım.

99 yazı boyunca, arada birkaç hafta kaytarsam da her hafta aynı kötülüğün farklı rengiyle boğuştuğumu düşünmüşüm.

Aslında sanırım hiçbir şey değişmemiş. Yıllar önce Ecevit’in, Baykal’ın olduğu zamanlarda, hatta Tansu Çiller, Yıldırım IQtuna vb politikacılar zamanında bile bu kadar yokuş aşağı gitmiyor gibiydik. Belki o zamanlar internet yoktu, belki de o zamanlar insanlar diğerlerini çok önemsemiyor gibiydik, belki de aynısıydı... Aynı aynı ama artık işlerin çapı, ölçeği değişti. Eskiden köy yakılırdı, şimdi iller sokağa çıkma yasağı dahiline giriyor. Eskiden köylerde terörle savaşılır, teröristler öldürülürdü, şimdi binalarda etkisiz hale getiriliyor. Aynısı, aynısı, aynısı, sadece sayılar değişiyor. Eskiden intihar bombacılığı popüler bir olay değildi. Şimdi ise radikal örgütlerin favorisi. Çöpe atılacak, etki altına alınacak çok daha fazla insan, ellerine verilen silahlarla milletin kafasını patlatan çocuklar var. Aynısı, sadece görüntü HD oldu. Aynısı, sadece tüplü tv’de değil LCD ekranda görüyorsunuz. Aynısı, eskiden kulağımızı tıkardık, şimdi gözlerimizi kapatıyoruz.

Ama eskiden bu kadar acımasız değildik. Eski dediğim de 20 yıl, fazla değil. Eskiden toprağımızı doğamızı bu kadar hor görmezdik. Çok değil az zaman önce, ilk okulda hatırlıyorum ‘Türkiye kendi kendine yeten 8 ülkeden biridir’ ezberini. Bak o zaman o bilgi de yüzde yüz gerçek olmasa bile, kendi kendinin büyük kısmını üretebiliyordu. Toprak vardı, topraktan sadece bina değil, her şey çıkıyordu. Domatesin, mandalinanın kokusu vardı. Şimdi ise ona buna minnet aldığımız genetiği değiştirilmiş tohumlarla, yangınlarla, betonlarla toprağımızı bitirdik. Yakında biz de biteriz, akılcılığı terk edeli çok oldu çünkü.

Uzun süredir adeta akla ve mantığa tepki olarak yaşıyoruz. Görevliler, sorumlular evde yok, hiçbir kusuru olmadığını düşünen mega bir beyin yönetiyor bizi. Ne diğer adamlar adam ne de yapılanlar insanca... Yıllardır ısrarla dünyadaki yaşamda daha da dibe doğru iniyoruz. Bilim – teknoloji zaten evde yok, insan hakları desen tısss. Özgürlükler, basın ve bilumum konularda neredeyse dünyadaki en kötü örneklerin arasındayız. İşin güzeli dibe her geçen sene daha da yaklaşıyoruz. Sansür desen, artık sürrel tablolardaki kavramsal kadın bedenini mozaiklemekten, çizgi filmlerde pozitif ayrımcılığa kadar dibe çöktük., daha da çöküyoruz.

Nerede mantıklı bir şey varsa, tam tersi yöne gidiyoruz. Güçsüzün değil, güçlünün yanındayız, mazlumun değil suçlu ve güçlünün yanındayız. Güce tapıyoruz, güç için her şeyi yapar hale geldik. Belki de hayatta kalma içgüdüsüdür... Belki de değildir, çünkü toplumda bu işlere ilk el atanlar nedense kimseye borcu olmayan hali vakti yerinde sanatçılar. Sanatçılıklarıyla güce nasıl yaranacaklarını şaşırmış bir halde dolaşıyorlar. Güzel ahlak yerini güzel yağcılığa bırakıyor, kimse herhangi bir mantık kuralı içinde değil, sadece lokomotif nereye giderse oraya gitmek istiyor. Oysa trenin yolu yol değil, kıyametten önce son çıkışa az sonra geleceğiz, dünyada yaşarken cehennemi deneyimlemek çok da kötü olmamalı ama ya sonrası?

Yüz yazıyı böyle yazdık, geride o 99 yazının yazıldığı haftalarda hayatını kaybedenler, yaralananlar, evlerinden olanlar, toprağı, ağacı, deresi elinden alınanlar kaldı...

Dinleyen ya da iletişim kurmak isteyen olmayınca isterseniz 40 kez isterseniz 99 kez yazın, olacağı bu.