AB’nin gardiyanı
HAYRİ KOZANOĞLU HAYRİ KOZANOĞLU

24 Kasım’da Türkiye’nin Rus bombardıman uçağını düşürmesinin ardından, “angajman kuralları” uzmanı, elde cetvel neredeyse santimetrelerle hava sahası ihlalini ispatlamaya çalışan uzmanlar türedi. Sanki uluslar, “hava saham bir nevi namusumdur” diyerek, leblebi gibi birbirlerinin uçağını düşürürmüş, sıradan bir olay yaşanmış gibi bir hava yaratılmaya çalışılıyor. En basitinden Yunanistan’la on yıllarla Ege hava sahası üzerinden tartışmalar sürer, geçmişte hükümetler “Kardak krizinde” olduğu gibi iç politika malzemesi yapmak için gerilimleri tırmandırırken bile, hiç tetiğe basılmadığını hatırlatmak gerekiyor.

24 Kasım’ın sade Türkiye açısından değil, küresel dengeler göze alınarak da önemli bir dönüm noktası olabileceği varsayımından hareketle, tabiri caizse “büyük resme” bir bakalım.
ABD tüm gerileyen hegemonlar gibi küresel ölçekte ekonomik ağırlığı azaldıkça, ideolojik ikna kabiliyeti ve politik etkisi zayıfladıkça, devasa askeri gücüne daha fazla sarılıyor. Obama’nın seçilmesinden beri özellikle Asya-Pasifik’te Çin’i kıstırmayı stratejisinin ana unsuru haline getirdi. Adeta, yükselen güçle (Çin), egemen emperyal gücün (ABD) kaçınılmaz biçimde çatışmaya gireceği tezine sarılarak Çin’i askeri mindere davet ediyor.

Çin ise can havliyle, hâlâ önemli bir askeri güç olan Rusya’ya yaklaştı. Zaten biri zengin doğal kaynaklara, diğeri ise büyük bir insan gücüne sahip iki ülkenin işbirliği oldukça rasyonel görünüyor. Çin İpek Yolu projesiyle başta İran, Orta Asya ve Orta Doğu’yu da içerecek önemli bir ekonomik, stratejik hamle yaptı.

Rusya’nın Suriye’deki iç savaşa ağırlığını koyması ise, Ukrayna üzerinden yaşadığı kuşatılmışlığı kırmasını sağladı. Ülkenin seküler güçleriyle, hem Esad rejimi, hem de Rojava ile işbirliği içerisinde, Cihatçılara savaş açması dengeleri değiştirdi. Sadece IŞİD, Nusra değil, çeşitli adlar altında Türkiye-Suudi Arabistan-Katar destekli diğer grupların da “ılımlı” olmadıklarını, açıkça kanlı bir mezhep savaşı içerisinde bulunduklarını teşhir etti. Suriye’de önemli bir nüfusa sahip bulunan Hıristiyanlar açısından da Putin’in hamlesi bir nefes alma fırsatı verdi.

Derken 13 Kasım’da IŞİD’in Paris katliamı gerçekleşti. Bu insanlık düşmanı örgüte karşı en kararlı mücadeleyi Rusya’nın vermesi, başta ABD ve Fransa Cihatçı örgütlerin bu denli semirmesinde NATO ülkelerinin vebalinin ortaya çıkması , Moskova’nın prestijini biraz daha artırdı, tezlerini doğruladı.
ABD ve NATO açısından bu olumsuz gidişata bir dur demek gerekiyordu. Erdoğan rejimince tetiğe basılmasında ABD’nin bir dahli var mıdır, en azından teşvik etmese dahi üstü örtülü bir onay vermiş midir, bilemeyiz. En azından 24 Kasım sonrası verdikleri tüm tepkiler bu vahim gelişmeden fazla üzgün ve şikâyetçi olmadıkları yönünde.

Türkiye’nin ise zaten bir fırsat kovalarken, Türkmen kartı üzerinden düğmeye sarıldığı izlenimi uyanıyor. Neresinden baksanız milliyetçi-muhafazakâr çevrelerin gururunu okşayacak, MHP tabanını kendine daha yaklaştıracak bir malzeme ortaya çıktı. RTE’nin mahalle kahvelerinde, “Moskof uçağını düşüren kabadayı” muamelesi göreceğini tahmin etmek de zor değil. Aslında soydaşlık üzerinden Rusya’nın Ukrayna’ya, Hizbullah’ın Suriye rejimine, PKK’nın PYD’ye kol kanat germesini meşrulaştıran, her üç cephede de AKP’nin iddialarını zayıflatan bir hamle bu.

Üstelik de Rusya’yla girift ekonomik ilişkileri göz önüne alırsanız, tüm rakamlarıyla ortaya konduğu gibi, enerjiden, turizme; sebze-meyve, beyaz et ihracatından lojistiğe; bavul ticaretinden, müteahhitlik hizmetlerine ekonomiye büyük zarar verecek gelişmeler Türkiye’yi bekliyor.

Acaba bir şuursuzluğun ötesinde, stratejik bir eksen değişikliği nedeniyle bu risklerin göze alınması söz konusu olabilir mi? Kesin bir teşhis koymak için henüz erkense de, bazı belirtilerden söz edebiliriz. Örneğin geçmişte RTE, AB’ye kızdıkça Şangay Örgütü’ne katılmaktan bahsederken, G-20 toplantısı öncesi Çin füzelerinden caydığını açıklaması tesadüf mü? Yoksa “Yeni Osmanlıcılık” , Doğu’ya yüzünü dönüp, tüm tahkimatını NATO ve Batı’ya yapmak şeklinde mi tezahür ediyor ?
Ülke seçime giderken, Merkel’in cömert vaatlerle Türkiye’yi ziyareti, AB İlerleme Raporu’nun yayınının geciktirilmesi neredeyse AKP’ye bir seçim hediyesi izlenimi vermişti. Rus uçağının düşürüldüğü, Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklandığı, Tahir Elçi’nin katledildiği utanç dolu bir haftanın son günü, AB’nin Yunan Başbakanı Aleksis Çipras dahil 28 lideri AKP rejimini adeta ödüllendirdi. Mültecileri Türkiye’de zapt etmek karşılığı 3 milyar avro vaat edilirken, 2016 için Şengen bölgesine vizesiz giriş sözü verildi.

Liberallerimizin, sol liberallerimizin pek güvendiği, yıllarca bel bağladığı AB’nin 1 Kasım seçim desteğiyle yetinmediği; önce referandumun, sonra da başkanlık sisteminin yolunu açabilecek bol bol malzemeyi RTE’ye bahşettiği görülüyor. Diğer bir ifadeyle Kopenhag kriterlerinin fiilen bir karşılığının bulunmadığı, demokrasiyi askıya aldığı, düşünce özgürlüğünü buzdolabına kaldırdığı ölçüde “güçlü lider”e Brüksel’in çıpa attığı anlaşılıyor. Bir dönem AB’nin bahçıvan olma umuduyla yatar kalkardık. Şimdi de “AB’nin gardiyanı” kadrosuna atamamız yapılıyor korkarız ki !