ABD niye bocalıyor?
MELİH PEKDEMİR MELİH PEKDEMİR

Kudüs kararı zaten karışık olan Ortadoğu’yu bir kez daha çalkaladı.

ABD başkanları doktrinleriyle de meşhurdur. Wilson Doktrini vardı, kısaca self determinasyon diye hatırlanır. Truman Doktrini komünizm tehlikesine karşı ‘hür dünya’ diyerek yayılmayı savunurdu. 11 Eylül sonrasında Bush Doktrini bu yayılmayı haçlı savaşı kıvamına getirmişti. Obama Doktrini, Çin tehlikesine karşı askeri yığınağı Pasifik’e kaydırmak ve Ortadoğu’da ise doğrudan kendi askeri yerine başka (yerel) güçleri kendi hedefleri doğrultusunda savaştırmaktı.

Ama henüz bir Trump doktrini (!) yok. Çünkü bu şahsın kendi derin devletiyle tam uyum sağlamadığı söyleniyor. Acaba işin aslı doktrinlerin kaynağı ABD müesses nizamının da Ortadoğu konusunda çaresizliği ve kararsızlığı olabilir mi?

Sorunun cevabı bir yönüyle geçen hafta Adana’da yapılan TMMOB Enerji Sempozyumlarının 11’incisinde de aranmıştı. Gazeteci Murat Yetkin de bu toplantıya katılmış. Köşesinde ‘Petrol Çağı Biterken Uluslararası Siyaset’ başlığıyla epey ufuk açıcı bir yazı kaleme aldı. Bu haftaki yazımın önemli bir kısmını onun değerlendirmelerine ayıracağım.

Yetkin, bir zamanların dünya siyasetine yön veren ve Dünya 1973 petrol krizinin başrol oyuncusu Suudi Petrol Bakanı Zeki Yamani’nin 2000 yılındaki bir mülakatından şu sözleri aktarıyor: “Bundan otuz yıl kadar sonra petrol bolluğu yaşanacak –ama alan kalmayacak. Petrol durduğu yerde bırakılacak. Taş devri, taş yokluğundan bitmedi, petrol devrinin bitişi de petrol kalmadığı için olmayacak.”

Şimdiden petrol çağının bitişinin işaretleri fazlasıyla ortada diyen Yetkin şunları hatırlatıyor: “Baksanıza, ABD’nin Irak işgali 2003’te başladığında petrolün varil fiyatı yüz dolarların üzerine çıkmış ve epey orada kalmıştı. Suriye iç savaşı bir yana, geçen yaz yaşadığımız Suudi-Arabistan-Katar, ya da geçtiğimiz aylarda Yemen üzerinden yaşanan Suud-İran söz düellosu, ya da geçen hafta ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması ve İslam İşbirliğinin buna tepkisi gibi gelişmeler bundan beş yıl öncesi olsaydı, petrol fiyatları çıldırırdı. Oysa ufak tefek kıpırdanmalar dışında bir şey olmadı.”

Ama en çarpıcı tespiti şöyle: “ABD 2005 yılında, yani 2003’teki Irak işgali ardından önemli bir saptama yaptı. Orta Doğu’ya müdahaleleri mutlaka kendi lehine sonuçlanmıyordu ama petrol ve gaz fiyatları arttığı için mutlaka Rusya ve İran gibi hasımlarının işine yarıyor, onları güçlendiriyordu.” Yani ironik şekilde ABD petrol uğruna Ortadoğu’ya saldırdıkça bundan rakipleri kârlı çıkıyormuş!

“ABD’nin artık Orta Doğu’daki savaşlara doğrudan müdahil olmayacağı tahmininde bulunmak, hâlâ boğazına kadar batmış haliyle çelişmiyor” diyen Yetkin şöyle devam ediyor: “Bu bir süreçtir ve ani sıçramalar beklememek lazım. Ama Obama gibi Trump’ın da (özel kuvvetleri saymıyoruz) Suriye’ye ordu göndermek yerine orada kendisi için savaşacak yerli işbirlikçiler bulma çabası bunun işaretlerini veriyor.” Yetkin, Suudi Arabistan’daki son gelişmeleri de bu açıdan yorumluyor: “Suud yönetimi artık petrol fiyatlarıyla oynayarak istediğini yaptıramayacağını görüyor.”

ABD’nin Ortadoğu’da petrole ve dolayısıyla siyasi İslam’a olan ihtiyacı giderek azalıyorsa, dünyadaki ve özellikle bölgedeki bu değişim dinamiklerini dikkatle izlemek lazım. Bizim kuşak “emperyalizmin üçüncü bunalım dönemi” diye başlardı dünya tahlillerine. Niye? Çünkü kapitalizmin 20. yüzyıl başında emperyalist bir nitelik kazanmasıyla yaşanan krizlerden ötürü önce birinci sonra ikinci emperyalist paylaşım savaşları yaşanmıştı. Birinci paylaşım savaşıyla (Çarlık Rusyası ve Osmanlı gibi) eski tip çok uluslu devletler yıkılmıştı. Ama bir de sosyalist sistem kurulmuştu. 1929’da patlak veren kapitalizmin büyük buhranı etkisiyle tekelci kapitalizm bazı metropollerde kendi öz rejimini, faşizmleri yaratmış ve böylece ikinci paylaşım savaşı patlak vermişti. Sosyalist sistemin güçlenerek çıktığı bu savaş ardından, Soğuk Savaş döneminde, emperyalist sistem gibi sosyalist sistemin de nükleer silahlara sahip olmasından ötürü bir dehşet dengesi oluşmuştu, emperyalizmin yeni (üçüncü) bir paylaşım savaşıyla çözemediği bünyesel krizler ‘üçüncü bunalım dönemi’ diye adlandırılmaktaydı. Emperyalizm savaştan ve sömürgecilikten vazgeçmemişti kuşkusuz, yeni sömürgecilik döneminde komünist dünyaya karşı ‘hür dünya’ palavrasıyla yeni sömürge ülkelerde faşist rejimler kurduruyor, toplumsal muhalefeti bastırmak için askeri darbeler tezgâhlıyordu. Kontrgerilla bu yılların ürünüydü.

Özellikle Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından, emperyalizm küreselleşme dönemine geçti. Birinci ve İkinci Dünya savaşı sonrasındaki gibi rakibi bir ‘sistem’ yok. Rusya ve Çin de artık kapitalist yoldan oyuna katıldılar ve öyle rekabet ediyorlar. Büyük Ortadoğu Projesi, ılımlı İslamcılık filan denendi, Arap Baharı yaşandı ve bütün bunların bilançosu çıkarıldı. Bu arada bizimki gibi ülkelerde, askeri darbeler de artık toplumsal muhalefet korkusuyla yapılmıyor, hükümet değişikliği için yapılıyor. Mısır’da İslamcı Sisi’nin İslamcı Mursi’ye yaptığı askeri darbe, 15 Temmuz’daki İslamcı FETÖ’nün İslamcı AKP’ye yönelik darbe girişimi ve bölgedeki öteki saray darbeleri…

ABD Ortadoğu’dan bugünden yarına vazgeçmeyecek elbette. Yeni bir doktrin şimdiden yazılıyordur ve yeni savaş planları hazırlanıyordur mutlaka. Yine de emperyalizmin bocalaması, yerli işbirlikçilerinin aleyhine ve mazlumların lehinedir.

Birçok şey değişti, olgular değişti, kavramlar değişti, bu yüzden şimdiki adımlarımızı eski tespitlerimizi şablon yapıp tekrarlayarak atamıyoruz. Ve evet birçok şey değişti, olgular değişti, kavramlar değişti ama tek bir şey değişmedi, zulme ve sömürüye karşı mücadele…