Acı Komik
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Gecenin bir yarısı, yağan yağmuru ve çakan şimşeği dinleyerek odamda şimdi okuduğunuz bu yazıyı yazıyorum. Içimde derin bir sıkıntı...

Gecenin bir yarısı, yağan yağmuru ve çakan şimşeği dinleyerek odamda şimdi okuduğunuz bu yazıyı yazıyorum. Içimde derin bir sıkıntı var. Cezaevlerindeki açlık grevleri fazlasıyla endişe verici bir noktaya geldi. Daha önce de cezaevlerinde açlık grevleri olmuş ve pek çok insan gözümüzün önünde eriyip gitmişti. Onların ölümünü seyrettik bile diyemiyorum, çünkü kamuoyunun dikkatini uzun süre bir noktada tutamazsınız. Üstelik kamuoyu, günümüzde kimlik sorunu etrafında birbirinden çok farklı, hatta zıt talepleri olan gruplara ayrışmış durumda. Gittikçe de birbirinden uzaklaşan bu kesimlerin radikalleştiğine tanık oluyoruz.


Örneğin biber gazına rağmen 29 Ekim’i kutlamak isteyen kesim ile cezaevlerindeki açlık grevlerine duyarlı olan kesim, aynı iktidarın hışmına uğrasalar da, birbirlerinden ciddi bir biçimde ayrışıyorlar. Ülkeyi yöneten iktidar partisinin kendisi de, kimlik sorunu üzerinden örgütlenmiş ve oy toplamış bir parti olunca, durum daha da vahim bir hâl alıyor. Çünkü ürünü olduğu bir sorunu, bu iktidar partisinin çözme olasılığı yok, bunca yıldır iktidarda olmasına rağmen duyduğu hınçta bir azalma da görülmezken. Ama ilginçtir ki, iktidar partisi ve lideri, tıpkı Cumhuriyet’in kurulduğu yıllardaki tek parti hükümeti ve kutsallaştırılan lider imajını devralmış gibi gözüküyor. Yani bir anlamda karşı olduğu ulus-devlet modelini ideolojik olarak değil de yöntem olarak kopya eden bir siyasi harekete dönüşmüş durumda.
İktidar partisinin kendine sadık kalarak ötekilerle uyuşma anlayışına sahip olması beklendi hep. Modernitenin taleplerinin geleneğin tümden reddedilmemesi anlamına gelmediğini savunan bu muhafazakâr yaklaşımın, diğer kimlik taleplerini yok sayan bir tutum sergilemesi, bir çelişkiymiş gibi dursa da, aslında şaşırtıcı değildi hiç. Alevilikten Kürtlüğe kadar bütün kimlikleri kendisi belirlemek istedi, tıpkı tek parti döneminde ulus-devlet inşa edilirken yapıldığı gibi. Bu tutum, başta liberaller olmak üzere pek çok kişide büyük bir coşku yarattı ve açılımlar dönemi olarak alkışlandı. Ama bu kimlik tayin etme projeleri, diğer kesimleri fena halde telaşlandırıp kendi kimliklerine daha çok sarılmalarıyla sonuçlandı ki, bugünkü radikalleşmenin altında böylesine derin bir paranoya saklı. İktidar partisi, kimlik sorunlarını çözeceğim derken, sorunu çok daha karmaşık bir boyuta taşımış oldu. Oysa, yapılması gereken her kesimin kendi kimliğini inşa etmesine izin verecek özgürlükçü bir ortam yaratmaktı. Ama bunu muhafazakâr gelenekten gelen siyasi bir hareketten beklemek, daha baştan hatalıydı ve şimdi pek çok entelektüel bu hatanın ayıbıyla başlarını öne eğmiş durumda.


İktidar partisi, her iktidarın yaptığı gibi kendi canavarlarını yaratıyor bugün. O canavarları biber gazıyla besleyerek büyütüyor. Uzlaşmayan ve merhamet etmeyen görüntüsünün altında derin korkuları taşıyor çünkü. Ama şu da bir gerçek ki, en çok korkandan korkacaksın, korkunun şiddetle yakın ilişkisi olduğunu bilerek. Bir iktidarın, ne kadar korkuyorsa, cezaevlerini de o kadar çok doldurduğuna tanık olduk hep. Bugün de aynısı oluyor. En ufak bir toplumsal eyleme karşı, savaş çıkmışçasına önlemler alınması ya da medyanın kontrol edilmeye çalışılması, ancak bu derin korkularla anlaşılabilir. İktidarların yaşadığı korku, her şey kontrol altına alınsa bile dinmeyecek bir korku türü olduğu için de, kendi kuyularını da kurtulamadıkları o korkular kazar genellikle. Çünkü Hannah Arendt’in şemasına göre, siyasal olanın dik ve yatay düzlemi vardır. İktidar dediğimiz şey, yani yapabilme gücü, yatay olan düzlem sayesinde mümkün olur. Yatay düzlem de, insanların birlikte yaşama isteğinden başka bir şey değildir. Eğer kimlik sorunu etrafında toplanan ve ayrışan kesimler, bu hızda radikalleşmeye devam ederse, insanlarda bir süre sonra birlikte yaşama isteği tamamen ortadan kalkacak. İç savaş korkusu yaşamamın en önemli nedeni, Arendt’in bu şemasında gizli aslında. Cezaevlerindeki açlık grevlerine fikren olmasa da, en azından vicdanen ilgi göstermeyecek olanların çokluğu, bazı gazeteci ve politikacıların bu yöndeki açıklamaları, o yatay düzlemi zayıflattıkça zayıflatıyor.


Yağmur ve çakan şimşek sesleri içinde yazımı yazarken, içimdeki sıkıntı da gittikçe artıyor. Aslında yağmur sesi hep uykumu getirir. En güzel uykularım, yağmur sesi dinleyerek uyuduğum uykulardır. Ama içimdeki sıkıntı, uyumama engel oluyor. Yönetiliyor olmak başlı başına bir meseleyken, kötü, hem de çok kötü yönetiliyor oluşumuz, beceriksiz siyasi aktörler, düşünce üretmeye isteksiz entelektüeller ve kimlik ayrışmalarının neden olduğu bu siyasi dağınıklık sonucunda, başımıza türlü felaketler gelecekmiş gibi hissetmekten kendimi alamıyorum. Malraux, 20. yy için politikanın trajedi hâlini aldığı bir yüzyıl demiş ya. Tekrarlanan trajedilere bakarak, 21. yy için de trajikomikten çok “acı komik” diyesim geliyor. Komik olması, acıyı daha da artırıyor…