Açık günlük: Facebook
04.11.2018 10:29 BİRGÜN PAZAR
Kalpten kovulan Facebook’tan da kovuluyor; camileri, kıraathaneleri ayırmış hasım sahipleri gibi kimi Facebook emekçileri de sayfaları ayırıyor. İki binin üzerinde arkadaşı olan birinin cenazesini üç kişinin kaldırdığı bir güzel, sahici ortam

Şeref Bilsel

Söz ve görüntü imalathânesi. Meyveyi, sebzeyi önce dalında fotoğraflıyoruz; sonra yemek masasında tabağın içinde, çatal bıçak sesleri altında mideye uğurlarken sonra. Ses alıyoruz ses veriyoruz; görüntü alıp görüntü veriyoruz. Biz Doğu toplumları görünmeyi severiz, olmadık yerlerden başımızı uzatırız, bu yüzden kolay avlanırız.

Yemek, seyahat, kozmetik hizmetleri, kediler, köpekler, kitaplıklar eşliğinde uçsuz bucaksız bir seyahat ajandası. Geçirgen bölge. İradenin koşulsuz devredildiği bir gece balkonu, orada herkes aynı yıldıza bakar ve fakat başka şeyler görmek için çırpınır. Geçen gün bir şair dosta ‘ne var ne yok hayatında?’ dedim. “Fesbukta değil sivil hayatta âşık oldum” demesin mi? Demek ki Facebook hayatı ve sivil hayat diye iki ayrı katman var içinde yüzdüğümüz. Neler yok ki: oğlunun, kızının karnesini paylaşan, doğum ve ölüm günü kutlamaları, çay kahve servisleri, bir eşi kayıp misafir terlikleri. Kan aranıyor anonsları, ‘yetişin kurtarıyorlar’ diyen intihara meyyal aylaklar takımı. Facebook, gerçek hayatta ne oluyorsa orada da olsun diye bütün imkânlarını seferber etmiş halklar için. Onlarca dilde yayın yapıyor. Masaüstü yetmiyorsa masa altından gizli konuşmalara izin veriyor. Çiçek bile yetiştiren var orda; çünkü kalp ve ağız bir yerden sonra yoruluyor. Bütün dünyaya aynı anda ‘günaydın!’ demek az şey mi? Ağaçlar, hayvanlar, insanlar ayakta bekliyor bizim sabah kalkıp elimizi yüzümüzü yıkamadan kınından çekilmiş taze bir kılıç gibi havaya kaldıracağımız günaydını!

Şiirler, aforizmalar, parça kumaşlar, tenha pasajlar… Her şey üst üste. Kimin ağzı kimin ağzının içinde belli değil. Birçok şair/ yazar öldükten sonra da –kendilerinin de habersiz olduğu- yazmayı sürdürüyor: özellikle Can Yücel, Cemal Süreya, Tanpınar, Cemil Meriç… Onların söylemek isteyip de söyleyemedikleri (!) nice dize, cümle uçuşuyor bu avare ortamda.

Aşk da uçuşuyor tabii. Önce bir papatyanın gölgesinde ağır ağır beliriyor sonra havalanıp uçmaya başlıyor. Ertesi gün nereye düştüğünü arıyoruz Facebook’ta. Kendini beğenmişleri ‘beğen’enlerle kara kara gecede kara bir taşın üzerinde kara karınca ile bir kara zeytini paylaş’anlar arasındaki sınıf farkı bazen kavgalara yol açmakta gecikmiyor. Özel, tüzel, sözel durmadan güzel olanla hesaplaşıyor. Kimi zaman aracı firmalar, emlakçılar müşteri ile gizli konuşmalarını faş etmekten (gizliyi, sırrı ortaya dökmek) geri kalmıyor. İmalat, sanıyorum ‘mal’ sözcüğünden geliyor. İmalat ile üretim aynı şey değil kuşkusuz. Facebook, dağı dağa yaklaştıran bir dağdağa. Kedilerin gözleri zilzurna. İnsanlar, son anda kendini Nuh’un gemisine atmış gibi başından geçenleri soluksuz anlatıyor. Günü gününe, sanal bir günlük. Minare gölgesi, davul tozu arasında meleklerin cinsiyetinin canhıraş tartışıldığı bir sıcak oda.

Kalpten kovulan Facebook’tan da kovuluyor; camileri, kıraathaneleri ayırmış hasım sahipleri gibi kimi Facebook emekçileri de sayfaları ayırıyor. İki binin üzerinde arkadaşı olan birinin cenazesini üç kişinin kaldırdığı bir güzel, sahici ortam. Yaşayan ünlü bir şair için ‘kan aranıyor’ vurgusunu taşıyan cümleye bir (1) kişi muhatap olmazken, aynı duyuruyu paylaştığım Çarşı grubundan 40 kişi koşup gelebiliyor. Demek ki her şeyin bir şey gibi paylaşıldığı ortamlardan bir şeyin her şey gibi sahiplenildiği ortamlar daha samimi, daha gerçekçi.

Henüz okur olmanın hazzına varmamış birçok kişi birden şair/yazar hizasında buluyor kendini. Şiirler, yazılar yarıştırılıyor. Beğeniler, hobiler, trenler, gözaltı kremleri, dudak uçuklatan rujlar, hafta sonu babalarının elinde fotoğraf manyağına dönen çocuklar- başıma geldi!- yarıştırılıyor. Geçenlerde biri, “Okur niye kitap alsınki şayirler burada şiyirlerini paylaşıyor zaten” (imlâya sâdık kaldım) yazdı. Mantık Facebook’un işleyişine uygun. Herkes kendi oturma odasında kendi oyununu kurmuş. Şiirin hâfıza ile sesle bağı büyük ölçüde kesilmiş. Şiir olmayan metinlerin şiirin yerini doldurmaya yöneldiği bu ortamda dünyaya değil, ekrana bakılıyor. Yani kedinizin, köpeğinizin, kuşunuzun fotoğrafını paylaşmakla bir kitabın duyurusunu yapmak arasındaki mesafe bu sanal ortamların her şeyi içine alıp yutan sınırsız iştahı sayesinde maalesef ortadan kalktı. Vaktiyle ‘uzaktan’ tanış olduğunuz, cismini görmediğiniz bir şair/yazar bir tuş kadar yakınınızda. Ona saydırabilir, onu dürtebilirsiniz artık. Dünyadaki son daktilo fabrikası çoktan kapandı, mektup tedavülden kalktı; şimdi her şey cam gibi, dümdüz, derinliksiz, insanı yapan değil insanın masa başında yaptığı bir kültür.

Allah düşürmesin kimseyi, hastaneler. Bir grup şair aynı hafta aynı hastane odasından ‘bugün de ölmedim aziz fesbuk emekçileri’ eşliğinde fotoğraf paylaşır. Hatta ayrı hastanelerde yatanlar, ortada uygun bir hastane göze kestirip buluşup fotoğraf çektirirler. İlgi yoğundur: 21 beğeni, 3 paylaşım. Tek rakamların kutsiyeti gözden kaçmasın lütfen. Yeni kurulmakta olan yayınevlerine açık bir teklifin tam zamanıdır: ‘Hastane Şairleri Antolojisi’ ya da ‘Hasta Şairler Antologyası’… Hastane fotoğrafları eşliğinde yayımlanmalı şiirler. Biyografiler ise hastalık serüvenlerini kaydetmeli: İlk kez şu hastalığa yakalandım, Göztepe SSK’da (‘yarın SSK’ya gidip günlerini toplatacak babam’) şu tarihler arasında kaldım; Hastanedeki ilk fotoğrafımı şu tarihte çektirdim, hastanede yazdığım ilk şiir olan ‘Ameliyathanede on bin fersah’ ı şu duygularla yazdım vs. Fazla detaya gerek yok, okur sevmez ayrıntılı, ince işleri. 2000’li Yıllar Türk Şiiri Antolojisi kadar para kazandırmasa da en azından bir hizmet görür. Facebook halka açık bir şirket, halk da elinden geldiğince ona açılmaya gayret ediyor. Orada yaşayan, uyuyan hata ölünce oraya gömüleceğini düşünen nice arkadaşın varlığını emanet ettiği bir duygusal, camlı ortam!

İlkokul arkadaşlarıyla yıllar sonra karşılaşmalar, askerde tokat yediğin çavuşun peşine düşmeler, yıllar sonra gurbetten sılaya dönüşü sahneye çıkartan fotoğraflar. Annenizin memleketten gönderdiği kolinin beş bin kişinin içinde açılması… Bunu da gördüm, şikâyet ettiklerimle birlikte ben de yol aldım, şükürler olsun!