Acının dibinden
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Yaşadığımız bu topraklarda hava her zaman bulutluymuş, gökyüzü kapkara olmasına rağmen yağmur bir türlü yağmıyormuş gibi bir duyguyla yaşıyorum hep. Bir şey olacak ama bir türlü olmuyor ve o olmayan şeye duyulan inanç gün geçtikçe insanların yüzünde kayboluyor sanki…

Artık kabul etmek gerek, her ne yapıyorsak yeterince iyi yapmıyoruz. Roman mı yazıyoruz, demek ki faydasız. Şiir mi yazıyoruz, yüzlerce, hatta binlerce şiir yazmış olsak da bulamamışız her şeyi değiştirecek o kayıp dizeyi. Film mi çekiyoruz, bir şeyler eksik kalıyor ki dokunamıyoruz yeterince hayata ve insana… Çünkü yağmur yağmıyor bir türlü, tüm gökyüzü bulutlarla kaplı olduğu halde.  

Her pazar saat 13.00’te, iş kazalarında yakınlarını kaybeden aileler “vicdan nöbeti” tutacaklar Taksim’de. Zaten her cumartesi, çocuklarını gözaltında kaybeden annelerin tuttuğu bir nöbet vardı, şimdi o nöbete bir başka nöbet daha eklendi. Orada, binlerce insanın gözü önünde “vicdan nöbeti” tutan bu işçi ailelerine uzaktan bakanları düşündüm bugün. Neden ve nasıl, o ailelerin önünden hiçbir şey olmuyormuş gibi geçilip gidilebildiğini?.. Geçip gidenlerin bir kısmı, kabullenmişti bu hayatın kendilerini umursamadığını. Onu umursamayan hayatı, o niye umursasın? Kimileri de, başka, çok başka bir dünyanın içinde yaşıyorlardı ve uzaylıymış, sanki bu dünyaya ait değillermiş, birer hayaletmiş gibi bakıyorlardı iş cinayetlerinde ölen işçilerin ailelerine. Roboski Katliamı’na da televizyonlardan öyle bakmışlardı muhtemelen. Ne oluyorsa, çok uzak bir ülkede olup bitiyordu. Caddeden geçenlerin bir kısmı da, “vicdan nöbeti” tutanlara hak veriyor gibiydiler ama, korkuyorlardı, çünkü kafaları karışıktı ve güvenmiyorlardı kendilerine bile. Herkes, gökyüzünü kaplayan kara bulutlar gibiydi o ailelerin önünden geçerken. Ne oluyorsa oluyordu ve yağmur bir türlü yağmıyordu, yağması, hem de bardaktan boşanırcasına yağması gerekirken. 

Belki de, Andre Breton gibi “büyülü söz”ün peşine düşmeliyiz. O, “Osiris karanlık bir Tanrı’dır” diye fısıldamıştı sevdiği kadının kulağına. Osiris, ölümsüz yaşam için diriliş tanrısıdır, yargılamanın ve yeniden doğuşun tanrısı... Alain Badiou, “Yüzyıl” adlı Metis’ten çıkan kitabında Breton’un bu sözünü, “mutlak bahtsızlığın ardından gelen isyanı” yansıttığını, “teselli olmayan, yani tevekküle davet etmeyen” bir söz olduğunu ve “yaşamın en korkunç kararmaları içinde sıkı durmak” anlamına geldiğini yazmıştı. “Böylece” diyordu Badiou, “dünyanın acısı sevince dönüşür”.  

Hiç olmadığı kadar “sıkı” durmamız gereken bir çağın içindeyiz ve bulutların yoğunluğuna bakacak olursak, bir süre sonra kendimiz dahil hiçbir şeyi göremeyeceğimiz kadar kararacak ortalık. Sıkı durmanın koşulu da, Breton’un “Arcade 17”de yazdığı gibi “yaşama zahmetine değen şeyi kendini sınırsızca bağışlayarak selamlayabilmek için, insani acının dibine kadar gitmiş olmak, oradaki tuhaf yetileri keşfetmek” gerekiyor. Ne yapıyorsak yeterince iyi yapamıyoruz, ve yağmuru bir türlü yağdıramıyoruz o “tuhaf yetiler”i keşfedemediğimiz için.  

Anlık tepkilerle yetinip olması gerektiği gibi yas tutamayışımız, acımızı tanımayışımızla ilişkili değil mi? Yas tutamayan nasıl öfkelenebilir, nasıl sevebilir ya da nasıl yaşadığını hissedebilir? Sahici olan ne varsa yitiriyoruz ve elimizde “sıkı” durmaktan başka bir şey kalmamış gibi gözüküyor. O işçi aileleriyle birlikte nöbet tutarak, Cumartesi Anneleri’nin yaşadığı acıya yakından bakıp vicdanımızı ve aklımızı umursamazlık zehirinden arındırarak “sıkı” durabiliriz ancak. Işte o zaman yazacağımız roman da, şiir de, çekeceğimiz film de bir şeye benzeyecek, acının dibinde tuhaf yetiler keşfederek… 

Badiou’nun dediği gibi “dünyanın acısı sevince dönüşür“ mü bilmiyorum ama gökyüzünü kaplayan bu kara bulutlar, insanların gölgelerini yutarak büyüyor ve eğer bir fırtına kopup yağmazsa yağmur, gölgesiz yığınların gazabından korkmamız gerektiğini tarihe bakarak görebiliriz. Henri Lefebvre’in Sel Yayıncılık’tan çıkan “Gündelik Hayatın Eleştirisi” adlı kitabının birinci cildinde yazdığı gibi “kendi içine kapanmış birey”, “bütün sanrıların, kendiliğinden ya da kışkırtılmış bütün ideolojik yanılsamaların” oyuncağına dönüşür ve “kendi kişisel kullanımı için küçük felsefesini yaratır.” Ve politik ya da ekonomik bir kriz anında da sürü halinde, o küçük felsefelerine uygun “en çılgın, en aşağı, en vahşi fikirlerle galeyana gelirler.” Bu kolektif zihinsel baş dönmesine Lefebvre, faşizm diyor. Yani “acının dibi”nden her zaman tuhaf yetilerle dönülmez, Osiris değil de Seth de çıkabilir o dipten, ölüm ve karmaşanın tanrısı…  

Bir damla düşüyor yüzüme gökyüzünden… Tek bir damla bile, yağmurun yağacağına inanmam için yeterli…