Acının modası
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Geçen gece rüzgârıyla binaları kamçılayan sert bir fırtına çıktı. Yağmuru tazyikleyerek camlara vurduğu için kötü bir rüyanın ortasında uyandırdı beni. Uzun zamandır böyle sert bir fırtına görmemiştim. Pencereden ağaçların eğilip bükülmesini izledim bir süre. Alt tarafı bir fırtınaydı, ama gerilmiştim çok. Neden bu kadar gerildiğime anlam veremedim önce. Sonra fark ettim ki, bu topraklarda yaşayan herkes gibi ben de olağandışı bir gerginlik içindeyim. Katliamlar, operasyonlar, açlık grevleri, sansür ve baskı iklimi, gerdikçe germiş. İşin kötü tarafı, biz tüm bu gerilimleri normalleştirdiğimiz için, ne kadar gergin olduğumuzun da farkında değiliz. Tepkiselliğimizin, monolog hâlinde yaşamamızın en önemli nedenlerinden biri de yaşadığımız bu gerilim…
 
Bazen acının modası geçti diyen Wittgenstein’a hak veresim geliyor. Yaşanılan gerilimin bir nedeni de acı çekmekten korkulması, acı eşiğinin aşağılara çekilmiş olması belki de. Acının yerini o ele avuca sığmaz, kontrol edilemez kaygı hâli almış durumda. Acıyı kesecek çareler bulabilirsiniz belki, ama kaygıyı gidermek hiç de kolay bir iş değil. Öğrencilere, eskiden olduğu gibi dayak korkusuyla ders çalıştırmak yerine, içlerine derin bir kaygı işleniyor artık, gelecek kaygısı… Günümüzde üniversite öğrencileri polis copuyla korkutulmak yerine, hapsedilme kaygısıyla karşı karşıya bırakılıyor…
 
Todd May, “Cogito”nun 70-71. sayısında yer alan makalesinde, hem solda, hem de sağda yakılan ağıtlardan bahsediyordu. Sağın yaktığı ağıt, sağlıklı bir toplumu ayakta tutması beklenen ebedi değerlere sadakatin yok oluşu iken; solda yakılan ağıt kolektif eylemlere katılımın yetersizliğiyle ilgilidir ve geçmiş büyük bir özlemle anılır genellikle. Todd May bu durumu, sanayi ekonomisinde insanlar üreticilerken, günümüzde üreticilikten tüketiciliğe evrilmemize ve bireyselliğimizin, maddesel bağımlılıklarımızın artmasıyla kamusal alanı terk etmemize bağlıyor. Kamusal alan gerçekten de terk edilmiş durumda. Yazılı ve görsel basını, iktidarın denetimine sokan da bu terk edilmiş alan...
 
İnsanların evlerinde oturup internet aracılığıyla imza vererek ya da cep telefonuyla mesaj atarak oluşturduğu bir kamuoyu, sokağa yansımadığı sürece iktidarlar tarafından ciddiye alınmıyor pek. İnsanların evlerinden çıkmasını engelleyen şey, Todd May’in bahsettiği gibi sadece tüketici oluşları değil, aslında tüketici oluşlarından kaynaklanan kaygı hâli. Herkes günümüzde öncelikle risk hesabı yapmak zorunda hissediyor kendini. En iyi risk hesabını yapan borsada nasıl kazanıyorsa, gündelik hayatta da benzer bir risk hesabına gidiliyor. Seçimlerde oy verirken bile, en alt tabakadan en üst tabakaya kadar pek çok kişi, siyasi görüşüne göre değil, yaptığı risk hesabına göre karar veriyor artık. Seçim anketlerini zora sokan da bir durum. Ama eğer sürekli risk hesabı yapıyorsanız, aynı zamanda kaygılı bir ruh hâli içinde yaşamak zorundasınızdır ve bu da sizi gerdikçe gerer. Bu yüzden de tüketiciler için rahatlama, uğruna büyük bedellerin ödendiği bir uğraş hâlini alır ve hiçbir zaman da tam bir rahatlama yaşayamazlar, çünkü kaygıyı besleyen toplumsal yapı yerli yerindedir.
 
Arap Baharı’nda insanların sosyal medya aracılığıyla örgütlenip sokağa çıkması, aslında yapılan risk hesabının doğru yönlendirilmesiyle mümkün olmuştu. Kalabalıktılar ve karşılarındaki güç köhnemiş, çağın gereklerine uygun iktidar aygıtları ve anlayışıyla örgütlenememiş bir güçtü. Arap Baharı’nın zincirleme bir biçimde gerçekleşmesi de, önceki modellerin başarısıyla ilişkiliydi. Çok kısa bir sürede, fazla zayiat vermeden olup bitmişti her şey. Risk alınabilecek bir süreçti. Ama Suriye’de durum öyle olmadı, çünkü İsrail tehdidi altında kendisini geliştirmek zorunda kalmış ve sıkı sıkıya örgütlenmiş bir devlet yapısı vardı. Türkiye için de benzer bir tespit yapılabilir. Onlarca yıldır Kürt sorunu ve öncesinde Soğuk Savaş döneminin getirdiği deneyim ve askeri darbelerle terbiye edilmiş, sürekli olarak iç savaş tehdidine maruz bırakılmış, yüksek kaygıları olan bir toplumda, güçlü muhalif hareketlerin kolayca oluşmasını beklemek zor. Özellikle geçmiş çağların eylemlilik modellerine ve siyasi anlayışlarına uygun bir muhalif hareket hayal etmek, neredeyse imkânsız. Todd May, yazdığı makalede “risk problemlerini idare eden bireysel girişimciler” yerine, “birbirine umutla bağlı dayanışmacı varlıklara” dönüşemediğimiz sürece, bizi kuşatan ve bölen baskılara karşı koyamayacağımızı söylüyor. O varlıklara nasıl dönüşeceğimiz ise, şimdilik bir muamma… Ama mümkün olacağına dair pek çok işaret de var. Asıl ve en büyük mesele, tüm güçlükleri derinliğinde kavrayabilmekte gizli.