Açlık grevi ve mümin orucu
SELÇUK CANDANSAYAR SELÇUK CANDANSAYAR

Açlık grevleri iki ayı doldurdu. İktidar ve medyası hala grevcilerin aç olduklarına inanmıyor. Başbakan elinde salladığı idam ipiyle, açlığa yatan insanları hedef gösteriyor. Benden başkası sizi öldüremez, hem zaten inanmıyorum aç kaldığınıza, diye tehdit ediyor. Hani neredeyse açlık grevcileri arasında bir ölüm gerçekleşse sevinecek haldeler.

Açlık grevi kadim zamanlardan bu yana protesto edileni utandırmak ve suçluluğuyla yüzleştirmek için başvurulan eylem türü. Öyle toplanma, pankart açma, imza kampanyası, hatta silahlı eyleme girişmekle karşılaştırılamayacak denli zor bir uğraş . Eylemcinin muktedirin kendisine reva gördüğü zulmü elinden alıp, çaresiz bıraktığı ve muktedirin kendi gücünü sorgulamasına yol açtığı bir eylem.

Aç bırakana aç kalmayı seçerek isyan etme yolu.

Toplumun açlık grevlerine nasıl bir tepki gösterdiğini anlamak pek mümkün değil. İktidar ve medyasının görmezden gelme, içini boşaltma, değersizleştirme hatta dalga geçme tutumunun toplumun hislerine mi tercüman olduğu, yoksa eylemin toplumsal karşılığının oluşmasını engellemeye yönelik bir çarpıtma taktiği mi olduğu belirsiz.

Bu yüzden toplumu bir yana bırakıp iktidar ve hempası medyayı anlamaya çalışmak gerek. Bu iktidarın en azından görünür yüzünü belirleyen en önemli özellik dindar olduğunu iddia etmesi. Aç kalmak ise tek Tanrılısından tutun çok Tanrılısına, doğacısından büyüseline kadar tüm dinlerde insanın kendi isteğine kendi iradesiyle engel olabildiğini göstermek için başvurduğu bir ‘ibadet’ türü.

Demem o ki, bir dine inananların inançlarının gücünü hem kendi kendilerine, hem çevrelerindekilere ve daha önemlisi inandıkları kutsala kanıtlamak için en yaygın kullandıkları yöntem gönüllüce kendilerini aç bırakmak; oruç tutmak.

Oruç tutmanın bu denli kutsanmasının ardında yatan ise insanın hayvani yönlerini denetleyebilmesini sağladığına inanılması. En azından dinsel düşünce sistemine göre insanlaşabilmenin yolu hayvani olandan vazgeçebilmekle mümkün.

Tüm dinler insanın içinde bir hayvan olduğuna ve o hayvanı ne kadar terbiye edebilirse o denli insanlaşabileceğini/ müminleşebileceğini vazederler. O çok sevilip, hayran hayran kutsallık atfedilen ‘nefsine hakim olma’ kavramı da aynı düşünce sisteminin yansımasıdır.

Başbakanın çok sevdiği ‘yaratılanı yaratandan ötürü severiz’ güzellemesinin örtük anlamı; senden nefret ediyorum, seni yok etmek istiyorum ama sen de yaratıcının eseri olduğun için seviyorum, bana kalsa seni öldürürdüm, arzusudur . Tam da bu yüzden, sevme eylemini özgür seçimine değil de yaratanın emrine tabi tuttuğu için, yeri geldiğinde de yaratanın emri böyle diyerek sevmek zorunda tutulduğunu iç rahatlığıyla öldürebileceğini de içerir.

Oruç tutma, kendi kendisini özgür iradesiyle aç bırakma davranışının dindarlar arasında iki farklı itici gücü var. İlkin inandığı Tanrının ona gösterdiği insanlaşma/müminleşme yolunu gönüllüce seçme, bu yolla Tanrıyla bütünleşme. İkincileyin ise inandığı Tanrının gazabından korkarak nefsine hakim olmaya çalışma.

Özcesi Tanrıya onu sevdiği ve emirlerini doğru bulduğu için inanma ya da Tanrıdan korktuğu, cehennemde yanmak istemediği için aslında çok istediği şeyleri yapmamaya çalışma.

Gündelik dildeki ‘O da Allahın bir kulu’ ile ‘Allahtan korkmaz’ deyimleri bu iki anlayışın yansımaları.

Şimdi, tüm politik stratejileri, taktikleri bir an için bir yana bırakıp, iktidar ve medyasının açlık grevlerine gösterdikleri ‘yok canım yiyorlar, kilo alan bile olmuş aralarında, bırakın gebersinler’ yaklaşımını inanç, müminlik, nefsine hakim olma, insanlaşma kavramları/ yapıları üzerinden bir daha düşünelim. Tabi bir de hepsinin vahşi kapitalizmin doymak bilmez tüketimseverliğinin kurucu taşeronları olmalarıyla birleştirelim.

Bütün bu inkarları, alayları, ip sallamaları ruhlarının gizli köşelerinde yatan derin hasetin göstergesinden öte bir anlam taşımıyor. Onlar galiba Allah sevgisiyle değil de Allah korkusuyla yaşayan kullar olduklarından açlık grevcilerinin özgür iradeleriyle gönüllü olarak açlığı seçmelerini hem anlayamıyorlar, hem de inanamıyorlar. Belki de bu yüzden, kendi kendilerini ancak Allah korkusuyla frenleyebildikleri için, açlık grevinin de ancak PKK zorlamasıyla yapılan bir eylem olabileceğini sanıyorlar.

Açlık grevi kadim zamanlardan bu yana muktediri, utanmaya ve kendi suçluluğuyla yüzleşmeye çağırmak için, yapılıyor. Oysa ömürlerini doymak bilmez haset ve korkuyla geçirmiş insanların suçluluk duyma kapasitesi olmuyor. Belki gizli gizli utanırlar ama suçluluk duyamazlar. İnsan, nefsine hakim olarak insanlaşabilen bir hayvan değil tabi ama insanlaşmanın temel kuralı suçluluk duyabilme ve bu suçluluk duygusuyla yüzleşebilme kapasitesi. Utanmak ve suçluluk duymaktansa kendisine bu duyguyu yaşatana elindeki ipi sallayarak ölüm tehdidi savurmak ancak hayatını haset ve korkuyla geçirenlere özgü. Ona inat ölmek değil yaşamak gerekli.