Açlık grevinde ölüm, taksitle idam
SELAMİ İNCE SELAMİ İNCE
RAF’tan IRA’ya kadar Avrupa’da da açlık grevleri sivil direniş eylemi olarak görülüyor. Açlık grevinin amacı vicdanlara seslenmek…

“12 Kez Oskar Langenfeld”, Holger Meins’ın tek filmi. Eleştirmenler tarafından “olağanüstü estetik titizlikle yapılmış çok önemli bir film” olarak değerlendirilen 13 dakikalık bu kısa film, hala bütün zamanlarda Almanya’da çevrilmiş en iyi filmlerden biri olarak görülüyor. Filmi internetten izlemeniz mümkün.
Holger Meins, bu filmi 1966 yılında, 25 yaşındayken, Berlin’deki Alman Film ve Televizyon Akademisi’nde (Deutsche Film- und Fernsehakademie Berlin -dffb) birinci sınıf öğrencisiyken çekti. Meins, daha önce Hamburg’ta Güzel Sanatlar Akademisi’nde okumuş, tiyatroyla ilgilenmiş ve kamera asistanlığı yapmıştı. Holger Meins, üniversite hayatında tiyatro ve sinemayla ciddi bir biçimde uğraşıyor ve belgesel sinemanın bir kolu olarak yeni yeni gelişmeye başlayan Direct Cinema ile ilgileniyordu. Yılda sadece 7 öğrencinin alındığı bölüme girmeyi başarmıştı.
Aynı yıllarda Avrupa da sinema açısından hareketliydi. Örneğin Fransız Yeni Dalga Akımı gelişiyor ve Jean-Luc Godard başta olmak üzere birçok yönetmen  "Herkes film yönetmeni olabilir"  şiarıyla filmler çekiyordu. Holger Meins, umut veren bir rejisördü. Siyasal sinema da ilgi alanındaydı.
Ancak büyük bir sorunu vardı: Vicdanlıydı. Örneğin sırf bu nedenle, yani “vicdani gerekçelerle” askere gitmeyi reddetmişti.  “Savaş hizmeti yapmayacağını” devlete kabul ettirdi.  Holger, iyi bir evde büyümüştü. Babası Wilhelm Julius Meins Hamburg’ta ince mekanik üreten bir fabrikanın sahibi olarak, hali vakti yerindeydi. Ama vicdanı ona yoksulları, ezilenleri, kimsesizleri, sahipsizleri gösteriyordu sürekli.


YOKSULLARIN SENARYOSU YÜZLERİNDE GİZLİ
İşte 13 dakikada 12 bölümde hayatını anlattığı Oskar Langenfeld de böyle bir kimsesizdi. Evsiz barksızdı, üstelik verem hastasıydı ve üstelik mevsim kıştı. Çalışırken hasta olmuş, artık işe yaramaz hale gelince de sokağa düşmüştü. Berlin’de böyle çok insan vardı.
Filme başlamadan önce Holger Meins’ın, Oskar Langenfeld ile ilgili kafasında hiç bir şey yoktu. Bir gün arkadaşı Gerd Conradt ile birlikte bir taşınabilir senkron ses ekipmanı ve bir 16mmlik hafif kamerayla bu hasta adamın peşine takıldı. Kafasında hiçbir plan, hiçbir senaryo yoktu. Aslında bu tür filmlerin özelliği önceden planlanan bir senaryosunun bulunmaması olsa da burada daha başka bir kolaylaştırıcı daha vardı: Çünkü adamın yüzü, yüzündeki sertlik her şeyi anlatıyordu. Senaryo yüzünde gizliydi.
Oskar Langenfeld’in ayakla kalabilmek için her gün gittiği mekânlarda da her şey apaçık görülüyordu: Yoksulların senaryosu eğer bakılırsa yüzlerinde apaçık görülüyordu işte. Hayatları zaten senaryoydu.  Holger Meins, bu yüze yakından baktı. Işıklı caddelerden azıcık ötedeki arka sokaklara daldığınızda, insanların üzerinden kapitalizmin ışığı birden çekiliyor, insanlar yoksul aşevlerinde, soğuk kimsesizler yurtlarında, bakımsız toplu çamaşırhanelerde karanlıklarıyla baş başa bırakılmış bir biçimde duruyordu. Sosyal devlet Almanya, parası olan için sosyaldi.
Oskar Langenfeld’in yüzü, Oskar Langenfeld’in çırpınışları sadece verem hastası yaşlı bir kimsesizin hayatını değil, kapitalizmde tutunamamış, kapitalizme hizmet edemez hale gelince kaderine terk edilmiş herkesin hayatını anlatıyordu. 13 dakika Almanya’yı sarstı. Hayır, filmde ne ajitasyon ne de isyan vardı. Oskar Langenfeld, filmin sonuna kadar günlük ihtiyaçlarını karşılamak için çırpınıp duruyordu. Ta ki, filmin sonunda belli belirsiz, çaresiz küçük bir isyan vardı. Filmin sonunda Oskar Langenfeld acı acı küfrediyordu. Holger Meins sanıyorum bu küçük çaresiz isyana takılmış gibiydi. Şimdi filmi burada bırakalım.

68 HAREKETİNİN ÖNCÜSÜ: SAVAŞ KARŞITI MİTİNGLER

Filmden birkaç ay sonra bu genç sinemacı, sinema televizyon bölümü öğrencisi hayatının ilk siyasal protestosuna katıldı. Almanya Sosyalist Öğrenci Birliği’nin organize ettiği ABD’nin Vietnam işgaline karşı düzenlenmiş büyük bir mitingdi bu. Zaten hem ABD’de hem de Avrupa’da 68 hareketinin öncüsü bu tür mitingler her yerde düzenlenmeye başlamıştı.
2 Haziran 1967’de ise, İran Şahı Berlin’i ziyaret ediyordu ve hem İran muhalefetiyle dayanışmak hem de ABD müttefiki İran Şahı’nı protesto etmek isteyen üniversite gençliği çok büyük bir miting düzenledi. Şahı davet eden Almanya Başbakanı Kurt Georg Kiesinger’in Hitler’in gönüllü destekçilerinden biri olduğu o dönemde ortaya çıkmıştı.Gençler kızgındı, bazı aydınlar “utanç duydukları Almanya’nın pasaportunu geri verme”ye kadar vardırdılar işi. Berlin’deki miting Almanya’nın en kalabalık mitinglerinden biriydi. Ancak protestocular arasında bulunan Benno Ohnesorg adlı üniversite öğrencisi polis tarafından vurularak öldürüldü. Solcu genç gazeteci Ulrike Meinhof, “eğlence bitti” diye yazdı. Gençler arasında eğer sokak gösterilerini bir eğlence olarak görürsek, eğlencenin her türünü bitirenler de oldu, eğlencenin boyutunu değiştirenler de.       
Her neyse, sonuçta 2 Haziran 1967’de Benno Ohnesorg’un öldürülmesi eğlenceli öğrencilerin büyük bir kısmının radikalleşmesi dalgasını getirdi. Bu dalga elbette yönetmenimiz Holger Meins’ı da içine aldı. Her şey çok çabuk değişiyordu.


YOKSUL YÜZLERDEN MOLOTOF KOKTEYLİNE

Holger Meins da çabuk değişti. 1 Şubat 1968’de radikal üniversite öğrencilerinden ve gençlerden oluşan bir toplantıda 3 dakikalık bir film gösterildi. Toplantı sol ve gençlik düşmanı Bild gazetesine karşı neler yapılabileceğini tartışmak için düzenlenmişti. Toplantıda gösterilen 3 dakikalık filmin adı “Bir Molotof Kokteyli Nasıl Hazırlanır?” idi.   Filmi Holger Meins’ın çektiği söylentileri ortalıkta dolaşıyordu. Filmin bir kolektif tarafından yapıldığı söylendi. Ancak, bu filmde bile gözetilen estetik kaygı, sanatçı titizliği filmi Holger Meins’ın yaptığından kuşku bırakmıyordu. Her neyse, çok sonraları o filmi de onun çektiği kesinleşti. Bu film de internetten izlenebilir.
Bundan sonra Holger Meins’ı öğrenci olarak Kasım 1968’de Berlin’deki Alman Film ve Televizyon Akademisi’nin öğrenciler tarafından işgal edilmesinde görüyoruz. İşgalden sonra 15 arkadaşıyla birlikte okuldan atıldı. Okul sonra atılan öğrencileri geri alsa da Meins’ı bir daha ortalıkta görmüyoruz.
Sonra RAF’ın oluşumunda etkili olan Agit883 dergisinin çıkarılmasında çalıştığını öğreniyoruz. 14 Ağustos 1970’de polis otosuna bomba atma şüphesiyle yakalandığında herkes tekrar haber almış oluyor. Birkaç ay hapis yatıp çıkıyor. Sonra TV’lerde haberlerde adı duyuluyor: “Kod adı ‘Rolf’ ya da  ‘Starbuck’ olan Holger Meins şu eylemin sorumlusu olarak aranıyor…”  (Meraklısı için: Moby Dick, RAF’lıların okuması zorunlu tek kitapmış. Birçok militan kod ismini bu kitaptan almış. Holger Meins’ın kendine seçtiği ‘Starbuck’  Moby Dick’teki serdümencinin adı)


VİCDAN ÖLÜRSE TOPLUM ÖLÜR
Şimdi, filmi ileriye saralım ve sonunda Holger Meins’ın ne bakalım. Almanya’nın radikal sol örgütü Kızıl Ordu Fraksiyonu –RAF’ın kurucusu ve önderi konumundaki Andreas Baader, 1 Haziran 1972’de Frankfurt’ta bir silahlı çatışmada yakalandı. Çatışırken yanında yakalanan iki kişi daha vardı:  Holger Meins ve Jan-Carl Raspe!  Hani konuyla ilgili bütün filmlerde ve haberlerde polislerin arasında uzun boylu, uzun saçlı, bıyıklı, çıplak biri var ya, işte o Holger Meins.
Şimdi ileriye doğru iki yıl daha saralım filmi: Holger Meins,  9 Kasım 1974 tarihinde hapishanede, 58 günlük bir açlık grevi sonrasında hayatını kaybetti. Hapisteki RAF tutukluları 1973 yılbaşından itibaren önce aynı cezaevinde toplanma talebiyle açlık grevine başlamıştı. Sonra statülerinin de “savaş esiri” olarak tanınmasını dayatmaya başladılar. Holger Meins’ın öldüğü tarihe kadar on kadar açlık grevi yaptılar. Toplum da devlet de açlık grevine duyarsız kaldı.
Holger Meins vicdanının emrini dinlediğini belirtiyordu hep. 5 Haziran 1974’te dışarıya gönderdiği mektupta şöyle diyordu: “ya sorunun bir parçasısın, ya da çözümün, ikisinin arası yok. Bu kadar basit ve aynı zamanda bu kadar zor…”
Kısaca şöyle diyebilir miyiz belki?  Başkalarınca paylaşılmayan, anlaşılmayan, yok sayılan Holger Meins vicdanı, önce başkalarını öldürdü, sonra da kendini.  Çektiği tek filmle toplumun vicdanına sesleniyordu. Çektiği tek kısa filmle vicdansızlara ders vermek istiyordu. Devlet her vicdan kalkışmasında orantısız güçle destek veriyordu. Almanya kamuoyundaki azınlıktaki vicdanlı insanlar, vicdanlı aydınlar, gazeteciler yazarlar açlık grevindeki RAF’lıların bugün bakıldığında oldukça masum görünen taleplerinin devlet tarafından karşılanmasına gücü yetmedi. RAF’ın doğmasına neden olan vicdansızlıkların ortadan kaldırılmasına gücünün yetmediği gibi, burada da yenildi. Ama sonuç kimse açısından hiçte iyi olmadı.


“HOLGER, MÜCADELE DEVAM EDİYOR!”
Holger Meins öldüğünde 1.86 metre boyunda ve 39 kiloydu. Hapiste ölen ilk RAF militanıydı. Andreas Baader, Gudrun Ensslin, Ulrike Meinhof ve Jan Carl Raspe ile birlikte RAF’ın çekirdeğini oluşturan ekipten yargılandığı dosyası diğerlerinden ayrıldı. 18 Kasım 1974’te Hamburg’ta binlerce kişinin katıldığı cenaze töreni yapıldı. Alman 68 öğrenci hareketi sembol ismi Rudi Dutschke, RAF’a sempatiyle bakmadığı, eylemlerini kınadığı bilindiği halde, Holger Meins toprağa verilirken mezarı başında, yumruğunu havaya kaldırarak son konuşmayı yaptı. Son konuşma tek cümlelikti:  “Holger, mücadele devam ediyor!”
RAF avukatı ve daha sonra sosyal demokratlardan Almanya İçişleri Bakanı olan Otto Schily, açlık grevinde Holger’in ölümünden devleti sorumlu tuttu: “Bu taksitle idamdır…”  Evet, Otto Schily gibi, açlık grevinin taksitle idam etme olduğunu düşünen çok kişi vardı Almanya’da. On binlerce kişi gösteri yapmaya başladı. Haberler, kitaplar, filmler yayınlandı. Ölüm olduktan sonra toplumun gözü açılmıştı. Sağır olan vicdanlar duymaya başladı.
Bu arada, Rudi Dutschke, “mücadele devam ediyor” sözünü “hapishane koşulları düzelinceye kadar mücadele devam edecek” anlamında söylediğini açıkladı. Ama RAF açısından da ok yaydan çıkmıştı artık! RAF’lılar mücadeleyi gerçekten de devam ettirdi. Rudi Dutschke, haklı çıktı “mücadele devam ediyor”du. Hem de nasıl.
Birkaç ay sonra, 2 Haziran Örgütü Berlin Eyaleti CDU Başkanı Peter Lorenz’i kaçırdı ve “biz de sizden hapsetmeye başladık” dedi. Lorenz, hapisteki dört kişiyle takas edildi.  24 Nisan 1975’te RAF Holger Meins Birliği, Almanya’nın Stockholm Büyükelçiliğini bastı. İki diplomat öldürüldü, iki RAF’lı öldü. 5 Eylül 1977’de RAF Almanya İşverenler Birliği Başkanı Hanns Martin Schleyer’ı kaçırdı ve bundan sonra Almanya’nın “kara sonbaharı” başladı. Hatta RAF’ın RAF olmaya Holger Meins’ın hapishanede açlık grevinde ölmesinden sonra başladığını söylemek bile mümkün.


BANA SORMAYIN AKP’YE SORUN
Yaklaşık 40 yıl önce yaşanmış şeylerden Türkiye hala ders almasını bilmiyor. Aynı süreç tekrar yaşanmak zorunda değil. Holger Meins’tan geriye  “12 Kez Oskar Langenfeld” kaldı. Vicdan kaldı. Bana sorarsanız da, Oskar Langenfeld dışında bütün bunlar olmamalıydı. Bana sorarsanız, açlık grevleri de olmamalıydı. Bana sorarsanız, şu an hapishanelerde süren Türkiye’deki açlık grevleri de olmamalı. Ama siz bunları ve hele Türkiye’deki açlık grevlerini bana sormayın. Siz “sahi bunlar neden açlık grevi yapıyor, neden açlık grevcilerini dinlemiyorsunuz” diye AKP’ye sorun. Bir de vicdanınıza sorun elbette.

***
Hapiste, açlık grevinde ve milletvekili

Diyarbakır D Tipi Kapalı Cezaevi'nde tutuklu bulunan BDP Şırnak Milletvekili Faysal Sarıyıldız’ın açlık grevine başladığını duyunca aklıma ilk gelenlerden biri de İrlanda Cumhuriyet Ordusu -IRA üyesi Bobby Sands oldu. Tıpkı, Faysal Sarıyıldız gibi Bobby Sands de siyasal tutuklu olarak bulunduğu sırada hapiste milletvekili seçildi, meclis’e gönderilmedi.  Tıpkı Milletvekili Bobby Sands gibi Milletvekili Faysal Sarıyıldız da açlık grevlerine katıldı.
Hem Bobby Sands hem de Faysal Sarıyıldız, seçildikleri halde hapisten Meclise gönderilmeyen ve hapishane hayatları boyunca birden fazla kez açlık grevine katılan iki politikacı.  Evet, her iki politikacı hakkındaki benzerlik bu kadarla sınırlı ve bundan sonra yazacaklarım arasında hiçbir benzerlik olmasını hiçbir biçimde dilemem.
Burada da bir film çıkıyor karşımıza: Michael Fassbender’in olağanüstü bir biçimde oynadığı Steve McQueen’in “Açlık” filimini hatırlarsınız. Bobby Sands işte Steve McQueen’in oynadığı kişi. Bobby Sands, 1972 yılında IRA üyesi olarak tutuklandığında 18 yaşındaydı. Yakalandığı evde el bombaları bulunmuştu ve üç yıl hapis yattıktan sonra serbest bırakıldı.


ÖNCE KİRLİ EYLEM
Bir polis aramasından kaçarken 1977’de üç arkadaşıyla birlikte tekrar yakalandı ve bulundukları araçtaki silahlardan dolayı tam 14 yıl hapis cezası aldı. İngiliz hükümeti 1976’dan itibaren hapishanelerde siyasal tutuklu statüsünü kaldırmış IRA ise bunun kazanılması mücadelesi veriyordu. IRA, özellikle tek tip elbiseye ve tutukluların çalıştırılmasına karşıydı. Bobby içeri girdiğinde eylemler yeni başlamıştı protestolar ve açlık grevleri yıllarca sürdü.
Önce tutukluların duş almak için hücrelerinden ayrılmayı reddettikleri “kirli protesto”, ardından tutukluların adli cezaevi elbisesi girmeyi reddetmesi ve en sonunda 24 Ocak 1984’te açlık grevi geldi. Margaret Thatcher hükümeti, siyasi tutuklulara elbise zorunluluğunun kaldırılacağı sözü vermesi üzerine açlık grevi 55 gün sonra durduruldu.  Ancak, hemen sonra anlaşıldı ki, hükümet sadece adli tutuklulara giydirilen üniformanın giyilmesini zorlamıyor, siyasi tutuklular için başka bir üniforma zorunluluğu getiriyordu. Tutuklular hükümetle görüşmeleri kesti ve adım adım daha sert eylemlere başladı.
Bahsedilen filmde de görüldüğü gibi, protestolar yine yıkanmamayla başladı ama gittikçe “Kirli protesto” denen bu dönem cezaevini pislikten girilemez bir yer haline getirdi. Bir süre sonra 1 Mart 1981’den itibaren bütün cezaevlerinde birer hafta arayla grupların katıldığı büyük açlık grevi başladı.


MİLLETVEKİLİ SEÇİLDİ AMA ÇIKARILMADI
Bobby Sands, Maze Hapishanesi’ndeydi. Karizmatik kişiliği, güzel konuşması gibi nedenlerin d etkisiyle IRA’nın cezaevleri komutanı ilan edildi. Nisan başında açlık grevine başladı. Daha önce bütün kirli protestolarda zaten yer alıyordu. Hapisteyken aday gösterildi ve 9 Nisan 1981 seçimlerinde Kuzey İrlanda Fermanagh ve South Tyrone bölgesinden milletvekili seçilerek İngiliz Parlamentosu’na girmeye hak kazandı. İngilizler Bobby Sands’i serbest bırakmadı. 
Bobby Sands, 5 Mayıs 1981’de Maze Hapishanesi’nde açlık grevinin 66. gününde öldü. Öldüğünde, yalnızca 27 yaşındaydı. Belfast’taki cenazesine neredeyse kentin yetişkinlerinin hepsi katıldı. 100 bini aşkın kişi yürüdü.
Neoliberal Margaret Thatcher İngiliz hükümeti hala yumuşamadı. Nihayet halk sokağa döküldü. Sivil İrlandalıların ve İngilizlerin yoğun mücadelesi sonrasında hükümet sivil elbiseyi ve siyasi statüyü kabul etti.  Grev Ekim başında sona erdiğinde Sands ve dokuz açlık grevi eylemcisi hayatını yitirmişti. Ölümlerden sonra İrlanda sorunu çözülmedi, siyasal ostam daha iyi bir hal almadı.


DEVRİMCİNİN DUYGUSAL ŞARKILARI

Bobby Sands, bugüne kadar hep İrlanda Cumhuriyetçilerinin ortak sembolü olageldi. Elbette siyasal kararlılığının ve mücadelesinin bunda çok önemli bir etkisi var. Ama   bir kamyon kasası işçisi olan Sands’in hapiste yazdığı unutulmaz şiirler ve duygusal şarkılar tanınmışlığını siyasal olmayan İrlandalılar arasında da artırdı. Dışarıya yazılı metin çıkarılmadığı cezaevlerinden insanların öpüşerek ağızdan ağıza birbirlerine nakletmeleriyle dışarıya çıkarılan bu şiirleri IRA toplamayı ve kuşaklara aktarmayı başardı.