Adalet Bakanı’na açık mektup
OSMAN ÖZTÜRK OSMAN ÖZTÜRK
Altı aydır, on yedi yıllık hekimlik hayatımın en zor görevini yürütüyorum. Türk Tabipleri Birliği görevlisi olarak (tıbbi literatürde...

  "Sayın Bakan;
  Altı aydır, on yedi yıllık hekimlik hayatımın en zor görevini yürütüyorum. Türk Tabipleri Birliği görevlisi olarak (tıbbi literatürde “sırdaş hekim” diyorlar) İstanbul cezaevlerindeki ölüm oruçcusu tutukluların hekimliğini yapıyorum.
Meslek hayatım boyunca on binlerce hasta, binlerce çaresiz insan gördüm. Şimdi sayılarını bile hatırlamadığım kadar çok insanın ölümüne tanık oldum. Yeni doğum yapmış anneler de vardı içlerinde, küçücük bebekler de. Her ölümün bir son olduğunu; her ölümün kendi başına bir trajedi olduğunu çok yıllar önce öğrendim.
Ama, Sayın Bakan, inanın ki, Bakanlığınıza bağlı cezaevlerinde altı aydır yaşananlar, on yedi yıldır tanık olduklarımın hepsini unutturdu bana. Tam bir insanlık trajedisi bu yaşadıklarımız. İnsanlık tarihinde eşine rastlanmadık bir trajedi.
Bugüne kadar on yedi tutuklu hayatını kaybetti. Farkında mısınız bilmiyorum ama, bir rekor kırdık böylece.
•  •  •
Altı aydır, TTB görevlisi diğer meslektaşlarım gibi, ölüm oruçcularının gündelik yaşamlarının konuğu oldum. Onların çektikleri acıları, ıstırapları gözledim. Vücutlarının eriyişinin, kalp atımlarının azalışının, nabızlarının zayıflayışının, tansiyonlarının düşüşünün, baş dönmelerinin, bütün vücutlarını kaplayan ağrıların günbegün tanığı oldum. Sadece bunlar değildi gördüklerim. O en kötü anlarda bile yaşama sevinçlerinin, umutlarının, gelecek güzel günlere dair planlarının ve gülümseyen göz bebeklerinin de tanığı oldum.
Kendimi onların yaşamından sorumlu hissettim, çaresizce. Günlük muayenelerini bitirip cezaevinden her çıkışımda, “Onları bir kez daha eksiksiz görebilecek miyim?” diye korktum, hep. Bir sonraki ziyaretime kadar ölmemeleri için dualar ettim geceler boyu.
Şimdi artık, korkularım gerçeğe dönüştü. Nergiz’i ve Sibel’i bir daha hiç göremeyeceğim. Onları artık hiç kimse göremeyecek, biliyorsunuz. Geçen hafta kaybettik ikisini de.
Sibel’le ilk karşılaştığım günü hatırladım, ölüm haberini aldığımda. Topu topu otuz yedi kiloymuş ölüm orucuna başladığında. Boyu da sadece yüz kırk yedi santimetre. Ben gördüğümde yirmi dokuz kiloya düşmüştü. On bir yaşındaki bir çocuğun vücut ağırlığı kadar. Açlık grevi yapan kardeşiyle aynı koğuşta kalıyorlardı. “Ne kadar da küçükmüş” diye düşünmüştüm, içimden. Ölüm öyle düşünmedi, ama. Kardeşinin gözleri önünde alıp götürdü Sibel’i.
•  •  •
Günlerdir, beynimin içinde Cemal Süreya’nın, ölümünden hemen önce yazdığı, son şiiri uğulduyor:
‘Ölüyorum Tanrım / Bu da oldu işte / Bu aldığın hayat / Hiç de fena değildir / Üstü kalsın.’
On yedi ölüm yeter, Sayın Bakan. On yedi ölüm yeter. Üstü kalsın. Durdurun artık bu insanlık trajedisini.”
•  •  •
Cumhuriyet Gazetesi’nde “On Yedi Ölüm Yeter” başlığıyla yayınlanan bu açık mektubu dönemin Adalet Bakanı’na 2001 Nisanı’nda yazmıştım…
Ölüm oruçlarındaki on yedinci kurbandı Sibel.
Sonra yirmi yedi, elli yedi, yüz on yediyi de geçti sayıları.
Bugünlerde gene açlık grevleri var cezaevlerinde.
Adalet Bakanı TTB’nin görüşme, açlık grevcilerini izleme talebine cevap vermiyor…
Başbakan duymuyor…
Cumhurbaşkanı ilgilenmiyor.
Havada gene ölüm kokusu var…
Gene yüreğimiz ağzımızda yaşıyoruz.
Umarım ve dilerim aynı acıları tekrar yaşamayız.