Adı konmamış diktatörlük
KADİR CANGIZBAY KADİR CANGIZBAY
Lâfı eveleyip gevelemeye gerek yok: Türkiye’nin ana/egemen gerçeği, bir ‘tek adam diktası’. ‘Başkanlık sistemi’ diktatörlük tehlikesi yaratır gibilerinden endişeler, aslında bir eblehliğin ifadesi: Diktatörlük fiilen işliyor zaten. AKP’li uyanıklar tartışmayı özellikle fişfikliyorlar ki, diktatörlük gelebilir problematiği üzerinden, henüz gelmemiş olduğu zımnen kabûl ve teyid edilmiş olsun.

28 Şubat’a post-modern darbe diyorlar; şu an yaşamakta olduğumuz da tam tamına post-modern dikta. Ne Duce, ne Führer,ne de Caudillo ‘demokrasi’ diyerek kurmamıştı diktalarını; hele ‘ileri demokrasi’ falan, hiç dememişlerdi kendi rejimleri için, belki kırıntı hâlinde de olsa utanma diye bir duyguyu taşıyor olduklarından diyeceğim ama, bu sefil canilerde utanmanın kırıntısı bile olamaz. Öyleyse, insanı her şey karşısında, son nokta olarak da akıl ve mantık karşısında da özgürleştirme iddiasındaki post-modern çağa yetişememiş olmalarıyla açıklayabiliriz kurdukları rejime ‘ileri demokrasi’ diyememiş olmalarını. Oysa artık günümüzde pekâlâ “ben SANA sen demiyorum” diyebilirsiniz mantığınki de dahil ‘ip’ adına ne varsa hepsiyle bağınızı tümüyle koparmış olmanın rahatlığı içinde. Aslında, şu kelam da en mükemmelinden post-modern bir öneri/önerme: “PKK silah bırakırsa, biz de operasyonlara son veririz”. Yok canım, siz hiç zahmet edip de operasyonlara son vermeye falan kalkmayın; PKK silah bıraktı diye operasyon yapılacak hayal, gölge, hayalet, olmadı ağaç, dal,fidan veya çanak çömlek de mi kalmayacak ortalıkta.

Burası, cemaati kalmamış, daha doğrusu ortadan kaldırılmış kiliselerin çanlarının tamir edilip haçlarının dikildiği bir ülke: Farklıların olmadığı yerde farklılıkları kutsamak hem ne kolay, hem de ne hoş. Burada yapılan, dinsel hoşgörü  -ki, hoşgörü, aslında ‘hoş gören’ ile ‘hoş görülen’ arasında hiyerarşi tesis eden alçakça bir kavram; tıpkı “aferin” diyen ile denilen arasında olduğu gibi- ayaklarına, dini temel-aslî sosyalleşme çerçevesi olarak ön plana çıkartmaya yönelik ucuz bir manevra;  yeniden moda deyimiyle ‘zamanın ruhu(Zeitgheist)’na da uygun.

‘Zamanın ruhu’ dedikleri, aslında neo-liberal Yeni Dünya Düzeni’nin dayattığı din/mezhep temelli kimlik ve kimlikler üzerinden çatıştırma politikalarına giydirilmek istenen metafizik tınılı, dolayısıyla insan aklı tarafından saydamlaştırılamazlık iddiası taşıyan bir kılıf.

Neyse biz, başkanlık sistemiyle taçlandırılmayı bekleyen ‘ileri demokrasi’mize dönelim: Kan yine akıyor; bu ülkenin çocukları birbirlerinin ya katili ya maktulü olmak zorunda bırakılıyorlar ‘terörle mücadele’ adı altında sürdürülen ve askerin tekeli altından alınıp sivilleştirildiği ölçüde daha da koyulaşıp yapısallaşan bir devlet terörü seferberliği çerçevesinde.

Terörle mücadele, gerçekten bir devlet terörü; zira herhangi bir eylemi terör eylemi yapan, somut içeriğinden çok kimi/neyi, ne zaman, nerede ve niçin hedef alacağı konusundaki belirsizlik, bilinemezlik, insan aklı tarafından nüfuz edilip öngörülebilir olmaması. Ve Türkiye, Dünya  nüfusunun yüzde yetmişi itibarıyla terorist olarak hüküm giymiş insanların üçte birinden fazlasının toplandığı ülke (yaklaşık 35 bine, 12 bin); Dünya ortalaması düzeyinde teroristimiz olsa, en az bir milyar 700 milyon nüfusa sahip olmamız gerekiyor. Henüz hüküm giymemiş, hatta yargılaması bile başlamamış on binden fazla tutuklu ise bu sayıya dahil değil; daha da önemlisi, TMK’daki 2006 değişikliğinden sonra sadece üç yıl içinde hükümlü sayısının 24 kat artması. Kısacası, bizde, Dünya’nın ‘terör’ demediği şeylere de ‘terör’deniliyor, ayrıca neye terör denileceği gününe göre değişiyor; dolayısıyla ‘terörle mücadele’ adına aslında başka bir şeylerle mücadele ediliyor ve bu mücadelenin kimi, ne zaman ve ne gerekçeyle hedef alacağı kesinlikle bilinemiyor; işte tam tamına bu yüzden de yaşanan şey tam bir devlet terörü oluyor. Neyin terör, kimlerin de terorist veya terör uzantısı addedileceği konusunda nihaî belirleyicinin kim olduğunu bağımsız yargı da iyi bildiğinden, günümüzdeki diktatörlüklerin belki de en pervasız, en fütursuz ve en haddini  bilmezlerinden birinin adı ‘ileri demokrasi’ oluyor.

Bu adı konmamış diktatörlüğe karşı, ilk ve mutlaka yapılması gereken şey ise, edep, adap, ahlâk ve vicdan hattı üzerinde mevzilenip, Başbakan ve hükümetten, başta Uludere halkı ve bir kısmını zindanda tutarken kesinlikle en hak etmeyenini polisine yumruklatıp geri kalanını da Meclis’te dövdürttüğü milletvekilleri olmak üzere bu ülkenin bütün insanlarından özür dilemelerini istemek ve bu talebi her gün, her saniye, her fırsatta ve her yerde biteviye ve ısrarla tekrarlamaktır.