Afrin, ‘yedi düvel’ ve manzarayı umumiye..
TANER TİMUR TANER TİMUR
AKP sözcüleri içerde Batı, özellikle de Amerikan düşmanlığı yapar ve bunu da “anti-emperyalizm” etiketi altında sunmaya çalışırken, dış temaslarda onlara “YPG’yi dışlayın, gerçek müttefiğiniz biziz!” mesajı veriyorlar

“Zeytin Dalı” harekâtı başlayalı bir ay oluyor; Cumhurbaşkanı’nın geçen hafta sözünü ettiği “ısınma hareketleri” hala sürüyor. Afrin’in 350 civarındaki köyünden henüz 60 kadarı kontrol altına alındı; Afrin’e henüz girilemedi; girilip girilmeyeceği de tartışılmaya başlandı.

“Afrin’e hiç girilmemeli!” diyor muhalefet cephesi. CHP, şu ana kadar verilen kayıplara işaret ediyor, risklere dikkati çekiyor; onun da solu ise harekâtı başından itibaren yersiz ve gereksiz buluyor. Batı kamuoyunu şekillendiren yayın organları da, biraz da rahatlar görünerek, “yavaş” diyorlar; “harekât çok yavaş ilerliyor!”.

Gerçekten de harekât yavaş ilerliyor. Ve bu yavaşlık da çeşitli nedenlerle açıklanıyor: TSK’nın sivil kayıpları önlemek için çok hassas davranması; elverişsiz mevsim ve arazi koşulları; Afrin’de, Fırat Kalkanı’nda söz konusu olmayan bir dirençle karşılaşılması vb. Bu son nedenle ilgili olarak da “Biz PKK’ya terör operasyonu yapıyoruz” diyor, bir askeri analistimiz, “Ama (aslında) yedi düvelle savaşıyoruz. İşin doğrusu bu!” (M. Yarar, 12 Şubat 2018).

• • •

Evet, “işin doğrusu bu”; Türkiye Afrin’de “yedi düvel”le savaşıyor. Üstelik ilk sırada da ABD var! Washington’a Menbiç’te sopa (“Osmanlı tokadı”) gösterilirken, uluslararası mahkemelerde de dava açılması planlanıyor. Emekli Hâkim Albay A. Zeki Üçok’a göre bu konuda kuşkuya yer yok: Nikaragua’da Sandinist’lere karşı “kontra”larla işbirliği yapan ABD nasıl Uluslararası Adalet Divanı tarafından mahkûm edildiyse, şimdi de PYD/YPG ile işbirliği yüzünden mahkûm olacaktır! (Akşam, 10 Şubat). Her ne kadar verilen örnekte “Kontra”lara El Muhaberat, Sandinistler’e de daha çok PYD/YPG benzese de, burada sadece Afrin operasyonunun bu iki cepheyi birbirine yaklaştırdığını not etmekle yetinelim. PYD/YPG’lilerin Esad’ın kontrolü altındaki yerlerden rahatlıkla geçerek Afrin’e gelmeleri de bunu gösteriyor. Bakınız Reuters haber ajansı bu haberi okuyucularına nasıl duyuruyor: “Suriye’de hükümet yanlısı kuvvetler ile Kürt yönetimindeki güçler başka her yerde savaşıyor ve Şam Kürt özerklik talebine karşı çıkıyor; fakat Afrin’de ortak bir hasıma ve Türk ilerlemesini önlemek için ortak bir çıkara sahipler”. (NYT, 12 Şubat 2018).

Gerçek şu ki izlenen Suriye politikası Türkiye’ye karşı ABD’de de Cumhuriyetçilerle Demokratları birleştirdi. Bu ortak cepheye egemen olan görüşü NY Times gazetesi (31 Ocak), “yayın kurulu” imzalı başyazıda şöyle özetliyordu: “Güçlü bölgesel müttefiğiyle DAEŞ’e karşı savaşta umutsuzluğa kapılan Obama ve Trump yönetimleri, Suriye’de Kürt güçleri ile -bunların bir kısmı NATO üyesi olan Türkiye’nin sınırlarında ayaklanma halinde olsalar da- hevesle işbirliği yapmaya karar verdiler”.

• • •

Ya Rusya?
Soçi toplantısında beklediğini bulamayan Moskova da rahatsızlığını çeşitli şekillerde belli etti. Unutmayalım ki TSK ve ÖSO “Rusya nüfuz bölgesi” sayılan topraklara giriyordu ve Washington’un “Afrin’de askerimiz yok!” demesini harekâta bir çeşit “yeşil ışık yakma” şeklinde değerlendirenler oldu. Bu bağlamda ABD basınında “Türkiye’nin Suriye’ye girmesi Rusya ile ittifakını tehdit ediyor” başlıklı yazılar bile çıktı. (Time, 5 Şubat 2018).

Belli ki Putin de Kürtler’den çok Araplar’dan oluşan, fakat yönetimine Kürtlerin hâkim olduğu Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) karşısına almak istemiyor. Dahası, YPG’nin bir Türk tankını Rus silahlarıyla vurduğu da söyleniyor. Nitekim “konuştuğum askeri kaynaklar,” diyor Sabah yazarı, “Saldırıda bir Rus tanksavarının (Konkurs) kullanıldığını söylüyorlar” (5 Şubat). İran’da, devlet TV’sinde de “Türkiye Suriye’de kimyasal silahlar kullanıyor” diye propaganda yapılıyor ve bu arada “İran destekli milisler de Mehmetçiğe saldırıyorlar.” (Sabah; H. Kaplan, 9 Şubat).

• • •

Tabii AB ülkeleri de gelişmelere kayıtsız kalmıyorlar: Almanya bize sattığı tankların yedek parçalarına ambargo koyuyor; Fransa, “operasyon işgale dönüşmesin!” diye parmak sallıyor; Hollanda, “size büyükelçi yollamıyorum; sizinkini de istemem” diyor vb. İslam dünyasında ise -geçelim Mısır, Suudi Arabistan gibi “ağır top” ları- Washington’dan da, Ürdün Kralı Abdullah’ın “her temasında gerek Beyaz Saray’a, gerek yönetimin diğer birimlerine, ‘Bölgede yaşanan her sorunun sorumlusu Türkiye ve Erdoğan’dır’ mesajı” verdiği ve Trump’ın da bundan “hoşnut olduğu” bildiriliyor. (S. Turgut, Habertürk, 13 Şubat).

• • •

Anlaşıldı herhalde; askeri analistimiz haklı; Suriye’de “yedi düvel”le savaşıyoruz. Yine de moraller güçlü; ülkede hayat normal seyrini sürdürüyor ve umulmadık dudaklardan hamasi nutuklar yükseliyor. Hatta analistin kendisi de “Açıkça söylemek gerekirse, diyor, Afrin harekâtında siyasal ve askeri anlamda Türkiye’nin önüne çıkacak bir güç gözükmemektedir”.
afrin-yedi-duvel-ve-manzarayi-umumiye-429027-1.
Yine de “yedi düvelle savaşmak” ve daha Afrin’e girmeden bu kadar kayıp vermek kaygıları artırıyor. Üstelik verilen kayıplara karşı, “etkisiz hale getirilen teröristlerin” her gün biraz daha kabaran sayısıyla öğünmek de terörle mücadelede parlak bir yol gibi görünmüyor. Ülke yöneticileri otuz yıl önce de “son terörist yok edilinceye kadar savaş” diyorlardı; bugün de aynı şeyi söylüyorlar. 1990’larda Tansu Çiller “Terörle mücadele ederken şehit olan bir güvenlik görevlisi karşılığında yedi terörist öldürülüyordu; bu rakam geçen hafta yirmi iki teröriste çıktı; son on yılın rekoru kırıldı” diyordu. (Hürriyet, 3 Ekim 1993). Öyle görünüyor ki son günlerde Çiller’in rekoru da kırıldı; fakat savaş bitmedi; aksine daha da yoğunlaştı ve sınırlarımızın ötesine yayıldı.

Peki, bu noktaya nasıl geldik?

• • •

Bu noktaya Milli Güvenlik Kurulu’nun 17 Ocak’ta aldığı kararla geldik. Bu toplantıda nelerin konuşulduğunu, nelerin tartışıldığını bilmiyoruz. Yine de Sabah gazetesinden bir yazar bu toplantıda “dikkat çekici ayrıntıları gün ışığına çıkaran” şu bilgiyi veriyor: “MGK’nın 17 Ocak’taki toplantısında, ‘endişelerin ağır bastığı’ anda, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, siyasal risklerini de hesaba katarak, ‘Gereği yapılacak!’ direktifi veriyor”. Yazar bu “başkomutan kararlılığının” ABD’ye karşı net duruşta ve Rus hava sahasının açılmasında da rol oynadığını ekliyor. (Sabah, O. Müderrisoğlu, 1 Şubat 2018).
MGK’nin kompozisyonu göz önünde bulundurulursa, toplantıda “ağır basan endişeler”in kimlerden geldiği kolayca tahmin edilebilir. Buna karşılık Erdoğan’ın “başkomutan kararlılığı”nın hem dış, hem de iç politikamızdan kaynaklanan nedenleri olmalıdır.

• • •

Afrin operasyonuna karar verilirken Esad rejimi ve Rusya da İdlib’te hareket halinde idiler. Halep kurtarıldıktan sonra oradan göçenlerle beraber nüfusu iki buçuk milyonu aşan İdlib, bölgede hâkim olan El Kaide kökenli Heyet Tahrir el Şam (HTŞ) örgütüyle beraber, sınırımızda bir barut fıçısı haline gelmişti. Astana Anlaşması ile bölgede 12 gözlem noktası kurması kararlaştırılan Türkiye bunlardan sadece 5 tanesini kurmuş, 6’ncının tesisine ise yeni başlanmıştı. Oysa İdlib’teki Rus-Suriye atağı ile çok zor bir durum ortaya çıkıyordu. Rusya, İdlib sorununu da “Grozni metodu”yla çözmek istiyor, bu ise Ankara’yı ürkütüyordu. 1990’larda Putin, Çeçen direnişini Grozni şehrini tahrip ederek bastırmış ve sonra da yeniden inşa ederek “karizma”sını cilalamıştı. AKP sözcüsü bir gazetede Putin’in “Çeçen Savaşı” geçenlerde şöyle özetleniyordu: “2000’li yılların başında tamamen harabeye dönüşmüş haldeki Grozni’yi görmüş olanlar, Çeçen başkentinin bugünkü mamur ve modern manzarasına inanmakta güçlük çekeceklerdir” (Yeni Şafak, Taha Kılınç, 7 Şubat).

Bu durumda akla şu soru geliyor: acaba şimdi de sıra İdlib’e mi gelmişti? “Önce yık- sonra yap” yöntemi orada da mı uygulanacaktı? İdlib’li gazeteci Ekrem el Ahmed de, Aralık 2017’de başlayan Rusya-Suriye bombardımanının 4 Şubat’tan sonra yoğunlaştığını, hatta zehirli gazın da kullanıldığını söylüyor ve şunları ekliyordu: “Bu bir Grozni senaryosudur. Her şeyi tahrip etmek, ancak ondan sonra siyaset konuşmak istiyorlar. Astana mütarekesi hiçbir zaman uygulanmadı. Soçi Konferansı sırasında bile bombardıman devam etti. Daha seyrekti, fakat sonra tekrar yoğunlaştı” (Le Monde, 6 Şubat 2018). Aynı kaynağa göre DAEŞ de İdlib’e doğru çekildi ve Ekim 2017’de Suriye hücumu başladığından bu yana Esad güçleri 110, DAEŞ de 70 köy ele geçirdiler. Rejim, girdiği topraklardan 350 bin kadar insanı sürdü ve “İdlib nüfusu her geçen gün biraz daha artıyor”.

• • •

Yukarıdaki tablo ne gösteriyor? Yoksa Afrin operasyonu bu konuda bir pazarlığın sonucu olarak mı başladı? Batılı bir diplomatın ifadesiyle, Erdoğan, harekât başlarken Putin’e “Ver Afrin’i, al İdlib’i der gibi” miydi? (Le Monde, 20 Ocak 2018). İdlib sınırlarında biriken on binlerce göçmen adayı, kuşkusuz bu gibi ihtimallere olanak vermiyor. Ne var ki kontrolden çıkabilecek gelişmelerin pratikte böyle bir potansiyel taşıdığını da kimse yadsıyamaz.

• • •

Carl von Clausewitz “Savaş, siyasetin farklı araçlarla devamıdır” diyordu. Sonuç olarak, Afrin operasyonu bu açıdan acaba nasıl değerlendirilebilir?

AKP iktidarı çoktandır siyasetini -içerde ve dışarda- “kutuplaşma” ilkesine dayandırıyor ve Suriye çıkartmasını da “milli mutabakat”ın bir aracı gibi kullanmaya çalışıyor. Nitekim vurucu gücü Feylak el Şam (Suriyeli Müslüman Kardeşler) ve Sultan Murat Birliği (Türkmen Tugayı)’ndan oluşan ÖSO’da bu “mutabakat” sağlanmış bulunuyor. Amaç, “yerli ve milli güçleri” harekete geçirerek, içerde “teröristleri”, dışarda da “düşmanları” bertaraf etmek! Oysa “terörist” kavramı çok sayıda STK’yi, bazı meslek kuruluşlarını, sol partileri ve CHP’yi kapsayacak şekilde tanımlanarak onlarca milyon vatandaş damgalanıyor ve kavram da anlamını kaybediyor. Savaşın iç politikada malzeme yapılmasını eleştirenler ise öfkeyle karşılanıyor ve susturulmaya çalışılıyor. Ne var ki AKP Başkanı, örneğin İlker Başbuğ’u bu nedenle “hesap vermek”le tehdit ederken, bir AKP milletvekili de bir TV kanalında partili yandaşlarına şu “müjde”yi veriyor: “Buradan müjde veriyorum. Hiç ummadığınız CHP’nin tabanı bu ittifaka oy verecektir. Daha da ileri giderek söylüyorum. Başkanlık seçiminde de yerel seçimde de CHP tabanının da, tavana rağmen, bu ittifak hattında bulunacağını iddia ediyorum”. (Metin Külünk; Şirin Payzın ile söyleşi). Atlantik ötesinde de bu görüş yaygın görünüyor ve New York Times Yazı Kurulu, bir başyazıda harekâtı okuyucularına şu sözlerle duyuruyor: “Harekât, Erdoğan’ın, ABD’nin düşman olarak gösterilerek iç destek sağlamaya çalıştığı uzak planlı stratejisinin bir parçası olarak görünüyor” (NYT, 31 Ocak).

• • •

Aynı ikili dile -daha da çarpıcı şekilde- dış politikada tanık oluyoruz. AKP sözcüleri içerde Batı, özellikle de Amerikan düşmanlığı yapar ve bunu da “anti-emperyalizm” etiketi altında sunmaya çalışırken, dış temaslarda onlara “YPG’yi dışlayın, gerçek müttefiğiniz biziz!” mesajı veriyorlar. Örneğin AKP’nin resmi organı gibi yayın yapan Yeni Şafak’ta, başyazar, “ABD Türkiye için düşman ülkedir” başlıklı makale yazarken (26 Ocak), Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da, iki gün sonra New York Times’de yayınlanan makalesinde, ABD’nin YPG’ye dayanmakla hata yaptığını, “zaten Türkiye gibi yetenekli bir partnere sahip olduğunu” söylüyor ve yazısını şu cümleyle noktalıyor: “Bu esas savaşta, Türkiye, ABD’nin saygısına ve desteğine layıktır”. (NYT, 28 Ocak 2018). Daha iki gün önce de, ABD Dışişleri Bakanı Tillerson’un Ankara’ya yaptığı ziyarette aynı yönde, sıcak, fakat belirsiz (içi boş) “dayanışma”, “birlikte hareket etme” mesajları veriliyor.

İşte “Zeytin Dalı Operasyonu”nun bu ilk ayında “manzarayı umumiye” böyle görünüyor ve Mehmetçiğin acımasız kış koşullarında cepheye yollandığı, hamasi nutuklarla her türlü tartışmanın yasaklanmaya çalışıldığı bu günlerde, tüm aydın ve demokratlara düşen de, tam bir özgürlük içinde olayları izlemek ve gelişmeleri tüm boyutları ile aydınlatmak görevi oluyor.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız