‘Ağaçlar uyuyor daha’
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Sıcaklar ve savaş ortamı bunalttıkça bunaltıyor, hiçbir şeye şaşırmama hali için ideal bir hava

Sıcaklar ve savaş ortamı bunalttıkça bunaltıyor, hiçbir şeye şaşırmama hali için ideal bir hava. Başka hayatlar yaşandığına, o başka hayatların kurgusunun farklı olduğuna ikna olmak kolaylaşıyor böyle zamanlarda. Kadınların kahkaha atmasını ayıplayan bir başbakan yardımcısına ne dense boş mesela. Ya da solcu geçinip, hem Berkin için gözyaşı döken, hem de Berkin’i seçim meydanlarında yuhalatanla çocuklar gibi şen top oynayanlara… Sonra aynı kişiler, size solculuk dersi de verebilirler, ahlak dersi de; hatta sanatın ideolojisinden bahsedip size sanat dersi bile verebilirler, çünkü güçlüdürler, paraları ve iktidarları vardır. Hem unutulur her şey kolayca; bir film çeker, bir kitap yazar, verir parasını manşet manşet…
Bir yandan Ortadoğu’da kan döküle döküle bir şeyler hızla değişiyordur ve içinde olduğumuz şu sokak bile, önceki günkü sokak değildir mesela; ama bir şey olmuyormuş gibi devam ediyordur bir yandan hayat… Turgut Uyar’ın “kalktım ki şaşırdım / önümde pencere geride deniz / gök felaket / ağaçlar uyuyor daha” dediği gibi…
Birinci Dünya Savaşı’na tanıklık eden Kafka, savaş başladıktan üç ay sonra “Ceza Sömürgesi”ni yazmıştı. Kırmızı Kedi’den İlknur Özdemir çevirisiyle çıkan kitabı yeniden okurken, bir yandan da Gazze’yle ilgili gazete haberlerini takip ediyordum, ister istemez Gazze’yi “Ceza Sömürgesi” içinde düşünerek. Kafka, Felice’ye yazdığı bir mektubunda dünya savaşını, “önceki bütün savaşlardan daha fazla, bir sinir savaşı” olarak tanımlamıştı. O “sinir savaşı”nın, Gazze’de yaşandığı haliyle geldiği noktayı Kafka görseydi, ne düşünürdü acaba diye merak etmedim değil. Yıkıntıların arasında kitaplarını arayan o Filistinli kız çocuğunun fotoğrafına baksaydı, “Ceza Sömürgesi”nin devamını yazar mıydı mesela? Michael Löwy, Versus’tan çıkan “Boyun Eğmeyen Bir Hayalperest” kitabında “Ceza Sömürgesi”yle ilgili olarak şöyle diyordu: “Kafka eski komutanı, subayı ve aygıtı bir araya getirerek, Birinci Dünya Savaşı’nın temel özelliğini etkileyici bir bilinç berraklığıyla kavramıştır: En arkaik, gerici, geçmişe özlem duyan, patriarkal, sözde-dinsel ve kaba otoritarizm ile en rafine, en modern, en doğru, en hesaplı, en rasyonel teknoloji arasındaki çözülmez bağ, sıkı kaynaşma.”
Löwy’nin Kafka’nın öyküsüne dair yaptığı bu analizi, sadece savaş için değil de devlet, hatta şimdiki iktidar için düşünsek, yaşadığımız durumu anlatan en açık tarif olurdu herhalde. Geçmişe özlem duymaktan Gezi’de tanık olduğumuz öldürücü kaba otoritarizme, sözde-dinsel tutumlardan teknolojiye yapılan vurguya, her şey yerli yerine oturuyor. Yani Batı uygarlığının geliştirdiği araçsal rasyonaliteyi disiplinle uygulayan bir iktidardan beklenecek şey de “sinir savaşı”ndan başka bir şey olmayacak. İktidar, Gezi’den sonraki seçimlerde aldığı oy oranını bile, varlık nedeni olan bu “sinir savaşı”na borçlu. Bir şey nasıl hem “gerici”, hem de “modern” olur diye düşünmek de faydasız, çünkü devlet denilen şey, tam da bu temeller üzerine oturuyor dünyanın her yerinde, toplumun örgütlülüğüne göre şiddetinin oranı değişiyor sadece.
İnsanları toplu halde depresyona sokan şey de, içeride ve dışarıda aralıksız devam eden bu “sinir savaşı”... Depresyonun en belirgin özelliğidir aynı “varoluşsal nakarat”ları tekrarlamak, bıkıp usanmadan. Bıkıp usanmadan aynı şeyleri yapmanın, aynı sorulara yanıt aramanın, aynı şeyleri söylemenin ağırlığı, “Nil admirari” denilen, o hiçbir şeye şaşırmayan bakış açısını yaygınlaştırıyor, insana, hayata ve yarına dair derin bir karamsarlıkla… Kazancakis’in, her sabah uyanınca pencereden gördüğü ağaçlara şaşıran Zorba’sı geliyor aklıma böyle zamanlarda. Gezi’deki o tuhaf neşede de görmüştüm Zorba’yı… Bu “sinir savaşı”nı yok edip hayatı depresyondan çıkaracak olan şey, varoluşsal nakaratlarımızın katılaşmasını önleyen şiirsel enerjiden başka bir şey olmayacak ve o şiirsel enerjiden oluşan odağı değişmiş yeni hayat tarzının tohumları, Gezi’den bu yana içimizde, filiz vermeye çabalıyor… Turgut Uyar yazmıştı, “kuru fasulyeler soğanlar sarmısaklar / filiz veriyor / patatesler bile / herkesin göğsü vurur”…