Ah şu Cumhuriyet elitleri!
HAYRİ KOZANOĞLU HAYRİ KOZANOĞLU
Bugün muhafazakârların dillerine pelesenk ettiği o “cumhuriyet elitlerinin” tam da göbeğinde yer alan üç şahsiyetten söz edeceğiz…

Sosyal medya ortamları bir yönüyle insanların zamanlarını çalan, dikkatlerini dağıtan, “yine like etmemiş!”, “beni arkadaşlıktan sildi!” hengamesi içerisinde yaşamlarını kuşatan bir illet… Bir yönüyle de “mahalleden, aileden, siyasi gruptan, okuldan” eski arkadaşlıkları, solmaya yüz tutan anıları, gevşeyen bağları yeniden ihya eden, yalnızlık duygusunu törpüleyen, dayanışma ağlarını baştan ören toplumsal bir yanı var...

Benzeri birçok örnek gibi, sosyal medya ortamlarının teknik olanakları tam 50 yıl önce Nişantaşı Nilüfer Hatun Ortaokulu’nda aynı sıraları paylaşmış biz sınıf arkadaşlarını bir araya getirmeye ön ayak oldu. Nişantaşı deyince yanlış izlenim uyanmasın, High School, Işık, Şişli Terakki liseleri arasına sıkışmış, mütevazı ailelerin çocuklarının devam ettiği bir okuldan söz ediyorum. Spor salonu bile bulunmayan, bodrumdaki izbe kantininde adeta şeffaf bir dilim salam veya kaşar eşliğinde bayat sandviçlerin satıldığı, tek lüksün sokak satıcısı Memo’nun horoz şekerleri olduğu, tozlu bahçesinde çelik çomak oynanan, hiçbir sosyal etkinliğin düzenlenmediği bir yer.

Eğitim öğlen başlar, okul karanlıkta paydos eder, öğretmenler uzak semtlerdeki evlerine yetişebilmek için öğrencilerden evvel çıkış kapısına yönelirdi. Okulun kadrosunda bazıları 65 seçimlerinde TİP’e oy vermiş TÖS üyeleri bulunur, kadın öğretmenler genellikle zamanın mini etek modasına ayak uydurur, kimsenin aklından dini hurafelerle öğrencinin kafasını karıştırmak geçmezdi. Bugün düşününce, Cumhuriyet’in ikinci kuşak Aydınlanmacı temsilcilerinden eğitim görmenin ne büyük bir nimet olduğu ayan beyan ortada…

Hocalarımızın emeklerinin boşa gitmediği şimdi anlaşılıyor; aradan geçen 50 yılda çeşitli serüvenler yaşamış, farklı badireler atlatmış mensubu bulunduğum 1-A sınıfı öğrencileri, “laiklik, çağdaşlık, bilime ve aydınlanmaya saygı, spor ve sanata yakın ilgi” ortak paydasında birleşiyorlar. Aradan geçen onca yıla karşın, daha dün ayrılmış gibi “ ortak değerler paydasında” dostluklarını sürdürebiliyorlar.

Sınıfın divası Zehra Yıldız

ah-su-cumhuriyet-elitleri-416853-1.
Madem nostaljiye daldık, şimdi aramızda olmayan bir sınıf arkadaşımızın çarpıcı, bir o kadar da hazin öyküsünden kısaca bahsedeyim… Gevezeliğim gerekçesiyle, Türkçe hocamız Seniha Hanım sıra arkadaşımdan ayırıp sınıfın en sessiz mensubunu yanıma yerleştirdi. Zehra erkek çocuklarının Red Kit lakabıyla çağırdığı, ince uzun boylu sakin bir kızdı. Sınavlarda bantla bacağına yapıştırdığı kopyalara bakabilmek için usulca eteğini kaldırır, dikiz atabilmem için yardımcı olmaya da gayret gösterirdi. Ben ise mahcubiyetten kızarır, ne yapacağımı şaşırırdım. İşte o yardımsever sıra arkadaşı, yıllar sonra “primadonna” sıfatına layık görülüp, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük opera sanatçıları arasına girecekti. Okul sıralarında kayda değer bir müzik yeteneği keşfedilemeyen soprano Zehra Yıldız, sonraları güçlü sesi, üstün drama yeteneğiyle soyadına yakışır biçimde bir yıldız gibi parlayacaktı. Yıllar içerisinde Ret Kit imajını geride bırakıp, üstün sanatçılığı yanında alımlı profiliyle de belleklere kazınan sevgili “divamız”, 20 yıl önce ani bir beyin kanamasıyla aramızdan ayrılacaktı.

40’ların sonunda Ankara Lisesi
Bu yazının asıl konusu, 40’lı yılların sonunda, CHP’nin iktidarı DP’ye devretme sürecinde yolları Ankara Lisesi’nde kesişen üç sınıf arkadaşının yaşam serüveni. Bunlardan birisi o yıllarda babasının mensup olduğu DP’yi hararetle savunan Tektaş, koyu CHP’li olanı Roma’dan hukuk doktoralı Bursa milletvekili Atıf Akgüç’ün oğlu Öztin, daha çok onların tartışmalarını izlemekle yetinen tombulcası ise korgeneral Selahattin Tokay’ın tek erkek evladı Ahmet… Kısacası, bugün muhafazakârların dillerine pelesenk ettiği o “cumhuriyet elitlerinin” tam da göbeğinde yer alan üç şahsiyetten söz edeceğiz…

Kamusal Bir Aydın: Tektaş Ağaoğlu

ah-su-cumhuriyet-elitleri-416854-1.
Geçtiğimiz hafta kaybettiğimiz Tektaş Ağaoğlu’nu 1996 yılında ÖDP’nin ilk parti meclisinde tanıdım. Hafif derbeder görünüşlü; toplantılardaki yemek aralarında, İstanbul-Ankara yolundaki bazen rakılı molalarda aynı masaya düştüğünüz zaman geniş kültüründen, yaşam bilgisinden etkilendiğiniz kalender bir şahsiyet… Demokrat partinin önde gelen isimlerinden Samet Ağaoğlu’nun oğlu, Paris’te eğitim görmüş, parlamenter demokrasi ile Türkçülüğün sentezine soyunmuş, düşün adamı Ahmet Ağaoğlu’nun torunu....

TİP günlerinden ismini duyduğumuz, bize göre tecrübeli biri olduğu için, parti meclisi kürsüsünü fazla aktif kullanmaması doğrusu dikkatimi çekerdi. Yavuz Alogan’ın Aydınlık’taki yazısından öğrendiğimize göre, bunun gerekçesini mizahi bir dille şöyle açıklarmış: “Ağbi ben o kürsüye çıkıp nasıl konuşurum, bunca birikimli devrimcinin karşısında?”

Oxford’da hukuk okumuş, BBC’de editörlük yapmış, yaşam boyu parada pulda şöhrette gözü olmamış, son günlerine kadar titizlikle gerçekleştirdiği çevirilere emek harcamış, aynı zamanda heykel sanatçısı inatçı bir sosyalist, anti-emperyalist, tam bir kamusal aydındı Tektaş Ağaoğlu... (Bkz. Yavuz Alogan, “Tektaş Ağaoğlu”, 13 Ocak Aydınlık; Aydın Engin, “Tektaş Ağaoğlu: Yoldaşım ve arkadaşım ve komşum ve…” 10 Ocak Cumhuriyet)

İflah olmaz bir kamucu: Öztin Akgüç

ah-su-cumhuriyet-elitleri-416855-1.
Sınıfın CHP’lisi Öztin Akgüç ise kamucu, sol, Kemalist çizgisini kararlı bir biçimde bugüne kadar sürdürdü. Öztin Hoca, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin ardından, ABD’de Pittsburgh ve Wisconsin üniversitelerinden iki ayrı yüksek lisans derecesi alır. Finans ve bankacılık alanının duayeni olup, 70’lerin sonunda kaleme aldığı Finansal Yönetim ders kitabı güncellemelerle bugün bile üniversitelerde okutuluyor.

Kulakları çınlasın Arel Üniversitesi’nden meslektaşım Melih Baş’a göre, başta Öztin Akgüç akademyada finans hocası topu topu üç solcuyuz. Öztin Hoca doçent, profesör gibi bugün ayağa düşen akademik ünvanlar peşinde koşmadıysa da, “akil” burjuvazi başta Eczacıbaşı Holding ve Osmanlı Bankası olmak üzere engin bilgisinden yararlanmak için hiç peşini bırakmadı. Özel sektördeki makamlar, Ecevit döneminde Sümerbank Genel Müdürlüğü görevinde de bulunmuş, Devlet Yatırım Bankası’nda ekonomi bürokrasisine proje değerlendirmesini öğretmiş Öztin Hoca’nın özelleştirmeye kararlı muhalefetini, kamucu duruşunu, emekten yana tavrını zerre etkilemedi.

Daha sonra İstanbul Üniversitesi’nde Ticari Bankacılık dersini de alacağım hocayla ilk kez, zamanın ünlü Fenerbahçe-Paşabahçe vapurlarının Eminönü-Adalar-Yalova seferlerinde karşılaştım. Yalova Siteler’deki mütevazi yazlığına giderken, Cuma günlerinin tıklım tıklım kalabalığında dahi çalışmalarına ara vermeyen, öğrencilerinin yer verme önerilerini kabul etmeyip, dizinin üzerinde kitabını okumaya gayet eden, çalışkanlık ve tevazü sembolü nesli tükenmeye yüz tutmuş bir kimsedir Öztin Hoca…

Rint bir karakter: Ahmet Tokay

ah-su-cumhuriyet-elitleri-416856-1.
Ankara Lisesi’nin Mekteb-i Fevziye’den transferi üçüncü şahsiyet ise benim ve yakın arkadaşlarımın yaşamında çok özel bir yeri bulunan Ahmet Tokay, bizler için Ahmet Abi’ydi. Babası korgeneral, annesi ise ünlü İpekçi ailesinden gelen Ahmet Tokay, lisenin ardından Almanya’ya Aachen Üniversitesi’ne inşaat mühendisliği okumaya gider. Orada sosyalizmle tanışır, sanat ve siyaset merakı yüzünden mühendislik eğitimini tamamlayamaz.

Ülkeye dönüşte Alman filolojisini bitirip, tüm yaşamını filmcilik sektöründe geçirir. Ticarete yatkın olmayan kişiliği nedeniyle, son yıllarında geçimini sağlayabilmek için dublaj çevirilerine ağırlık verdi. Kamuoyunda fazlaca bilinen bir isim olmamasına karşın, sinema kültürü onun kadar derin bir kimseyle bugüne kadar karşılaşmadığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Bilgi yelpazesi en derin sanat filmlerinden, en bayağı spagetti Westernlere kadar uzanırdı.

Videonun ilk dönemlerinde 68’lilerden Atıl Ant’ın Bebek’teki dükkanından kiraladığımız kasetleri, söz gelimi Fassbinder filmlerini, Ahmet Abi’nin kendi elleriyle donattığı zengin sofrasında, “kardeşim” diye başlayan yorumları eşliğinde izlerdik. Kirayı ödemeyi başarıp, cebinde biraz parası olunca soluğu şimdi kapanan Krepen’deki Yemen’de alır, sofrası yolu oraya düşen hepimize açık olurdu. Biz de sözünden, sohbetinden yararlanabilmek için can atardık. Almanya günlerinde Rosa Luxemburg, Karl Liebknect’ten başlayarak yaşamında en çok devrimcilere saygı duyardı. 80’li yıllarda 12 Eylül rejiminden çıkışın ilk kıpırtılarında, nerede bir miting, siyasal toplantı düzenlense haber vermemi ister, adeta geçmişte örgütlü mücadeleye fazlaca katkıda bulunamamış olmanın açığını kapatmaya çalışırdı. Tam da eskilerin “rint” tabir ettiği, açık yürekli, hoş görülü; buna karşın, para babalarına, zalimlere küfrünü esirgemeyen aydınlık çehreli bir insandı…
İşte, “Üç Cumhuriyet Eliti”; birbirinden farklı uğraşlarda bulunmuş, muhtemelen Ankara Lisesi’nden sonra bir daha yolları hiç kesişmemiş üç portre... Gençliklerinde soludukları “zamanın ruhundan” eski tabirle iktisap ettikleri , “tevazu, paylaşma, dayanışma “ gibi ortak değerleri kalıcılaştırmış üç şahsiyet…

Bir düşünmekte yarar var, yandaş kanallarda bolca hikâyesi edilen, burnu büyük, halka tepeden bakan, nobran tipleri hiç andırıyorlar mı? Çok okumaları, yabancı dillere hâkimiyetleri, yaşam kültürlerinin zenginliği bir erdem değil de, yoksa suç mu?