Ahmet Kaya'mız bizim
FERİDUN NADİR FERİDUN NADİR
Bugün hepimizin canını çok yakmış olan Ahmet Kaya’nın erken, çok erken ölümünün, öldürülmesinin yıldönümü. Ölüm zaten sert, kabul etmesi zor bir şey. Erken ölüm iyice sert, kabul etmesi daha zor bir şey. Bir de böylesi ölüm. Berkin’in, Hrant’ın, Ali İsmail’in, Mehmet Akif Dalcı’nın, Erdal Eren’in ölümünden hiçbir farkı yok Ahmet Kaya’nın ölümünün. Hepsinde medyanın devletin vesaire “güçlerin” şu yahut bu boydaki parmakları var. Hepimize ve tabii aslan yürekli güzel kadın Gülten Kaya’ya, kızı Melis’e bir kere daha sabır diliyorum

“Duvarda Kör Agop’un vasiyeti asılı. Orada mezarına rakı dökülmesini istediği yazıyor. İçki içmeyi sever miydi?
Bu, rahmetlinin oğluna vasiyetiydi. Hiç şaşırmadık çünkü eğlenceyi ve bu kültürü çok seven bir insandı. Yapması çok normal geldi bize. Eşim bunların hepsini yaptı. Mezarında fasıl yaptırdı, yemek yenildi ve mezara rakı döküldü. Bir sefere mahsus olarak yaptık bunu.”

Cengiz diye bir garson vardı bir mekânda. “Mahalleden” ülkücüydü. İsmiyle övünüyordu ve aşkla Ahmet Kaya dinliyordu. Tek seferde iki hayal kırıklığına uğratmıştım. Cengiz sandığı gibi Türk ismi değil, Moğol ismiydi ve Ahmet Kaya çok dinlendiği Ülkü Ocakları’nca defalarca yasaklanmıştı. Cengiz, adıyla övünmeyi bıraktı ama Ahmet Kaya dinlemeye devam etti. Kolay mı küfür edenlerinin bile gizli gizli dinlediği Ahmet Kaya’dan caymak?

Bir vakitler buyukkeyif.com sitesinin yaptığı bir ankette çilingirde en çok  dinlenilen müzisyenler sıralamasında Zeki Müren’in ve Neşet Ertaş’ın hemen arkasından Ahmet Kaya geliyordu.

Ölüm zaten sert, kabul etmesi zor bir şey. Erken ölüm iyice sert, kabul etmesi daha zor bir şey. Bir de böylesi ölüm. Berkin’in, Hrant’ın, Ali İsmail’in, Mehmet Akif Dalcı’nın, Erdal Eren’in ölümünden hiçbir farkı yok Ahmet Kaya’nın ölümünün. Hepsinde medyanın devletin vesaire “güçlerin” şu yahut bu boydaki parmakları var. Hepimize ve tabii aslan yürekli güzel kadın Gülten Kaya’ya, kızı Melis’e bir kere daha sabır diliyorum.

Neyse. Sevgili kardeşim Murat Meriç’in alanına daha fazla girmemeye çalışıp işi başka bir ucundan tutayım.
Yazının başındaki alıntı Temmuz 2003’te, Milliyet’te Yiğit Karaahmet’in efsane barba Kör Agop’un torununun annesi Silva İnciyan ile yaptığı söyleşiden.

Mezara içki dökmek, mezar başında kafa çekmek dünyanın her yerinde çokça yapılan bir naif ritüeldir. Örneğin Jim Morrison’un mezar başında bu konu abartılmış, bir açık hava barı haline geldiği için önlemler alınmıştır.

Buralarda da mezara rakı dökme, mezar başında rakı içme ritüeli sık rastlanan hatta akşamcının sıklıkla vasiyet ettiği şeylerdendir.
Ben de mezarlık gezmeyi ve rakıyı seven birisi olarak (her ne kadar durumun zibidilik içermesi hasebiyle bu satırları biraz tedirgin yazsam da) Robert Johnson’dan Yılmaz Güney’e, Lafargue’a, Nazım Hikmet’e, hatta Molotov’a ve pek tabii Ahmet Kaya’ya pek çok değişik insanın mezarı başında iki tek atmışlığım vardır. Edeplice, abartmadan, uzatmadan tabii.

Ahmet Kaya’nın mezarının bulunduğu Pere Lachaise, 1804’te Napoleon tarafından kurulmuş, kısa zamanda ünlüler mezarlığı haline getirilmiş bir yer.  Türkiye’den de Ahmet Kaya ve Yılmaz Güney’in mezarları burada.
Benim de ilk hedefim Yılmaz Güney’in mezarıydı. Güney’in mezarındaki taze çiçekler, geçen bu kadar yıla rağmen unutulmadığının, kolay kolay unutulmayacağının, büyüklüğünün deliliydi.

Orada bir miktar oyalandıktan sonra yol boyunca Jim Morrison ve Edith Piaf’ı şöyle bir görüp, Paul Lafargue ile de bir tek attık.
Yol üzerindeki Maria Callas, Stephan Grapelli, Marcel Proust, Oscar Wilde, Balzac ziyaretlerden sonra Ahmet Kaya’nın mezarına kavuştuk.
Mezar, Kaya’nın pek çok şeyi gibi naif, samimi ve hüzünlü tabii. Bu arada gidip mezarlıkta rakı içen birisi olarak herhangi birisine naif demek ne kadar hakkımdır onu da bilmiyorum.

Şunu eklemeden geçemeyeceğim. Eksik olmasınlar, mezarın üzerindeki mermeri kazıyarak isimlerini yazmış ziyaretçiler. Bu memleket alışkanlığı nereden çıkmıştır, neye yarar hiç anlamadım. Hele mezar üzerinde çok çirkin duruyor. Gerçi Oscar Wilde’ın mezarı da rujlu öpücüklerle ve kimi sloganlarla doluydu. Ama güzel duruyordu. Nitekim kimse adını yazıp tarih atmamıştı.
Kaya’nın mezarı çeşit çeşit çiçeklerle doluydu. Kâğıda yazılıp bırakılmış duygulu notlar vardı. Belli ki ziyaretçisi epey boldu. Zaten biz ayrılmak üzereyken de iki kişi geldi.

Selamımızı nazikçe aldılar ve biz çok yayıldığımızdan olsa gerek, yine nazikçe kenarda beklediler. Biz, toparlanıp ayrılırken mezarın başına gittiler. Ve bir tanesi mermeri birkaç kere öptü.

Hani eski Türk  filmlerinde olur ya, jön kötü adamı döverken her vurduğunda ünler: “Bu babam için, bu amcam için” filan diye. Ben de o delikanlının mezarı her öptüğünde içimden tekrar ettim: Bu Ertuğrul Özkök için, bu Fatih Altaylı için, bu magazinci çatal milliyetçileri için.
“Vay Şerefsiz” diye manşet atan Özkök’ün, “Parayı veren Ahmet’i alır” diye yazı yazan Altaylı’nın, o meşum gecenin linççilerinin filan mezarlarını da göreceğiz elbet. Bakalım mermerlerini öpen, başında rakı içen, gözünde tomurcuk yaşlarla oturan ziyaretçileri olacak mı?
Bugün hepimizin canını çok yakmış olan Ahmet Kaya’nın erken, çok erken ölümünün, öldürülmesinin yıldönümü.

Mezarda yazan eski Ahmet Kaya şarkısıyla bitirelim: “Tarifi imkânsız acılar içindeyim. Gurbette akşam oldu yine rüzgâr peşindeyim. Yurdumdan uzak yağmurlar içindeyim, akşam oldu, sürgün susuyor.”
Şerefe!