Ahmet Şık’ın ahlaki duruşu
NAZIM ALPMAN NAZIM ALPMAN

Hafta başında (25 Aralık 2017 Pazartesi) Cumhuriyet gazetesi davasının 5. duruşması vardı. Hukukun üstünlüğü, bağımsız yargı, tarafsız adalet mekanizması gibi tartışılmaz ilkeleri bir kenara bırakıp, sanığın savunma hakkının bile elinden alındığı bir oturum yapıldı.

Ahmet Şık mahkemeden atıldı!

İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Abdurrahman Orkun Dağ, Ahmet Şık’ın savunmasının “siyasi” olduğunu söyleyerek sözünü kesti, sonra da duruşma salonunun dışına çıkarttı.

Bunların hepsini biliyorsunuz, ama yazıyı kurgulamak için böylesi bir özet gerekiyor. Çünkü gazeteciliğin basit kuralları vardır. En yalın haliyle okuyucuya anlatmalısın, hangi mesele üzerine bu yazıyı yazıyorsun. Hasan Pulur Ağabeyimiz söylerdi:

-Herkes senin benim gibi her gün bütün gazeteleri okumuyor. Gazeteci konuyu hiç bilmeyene anlatır gibi açıklayıcı olmalıdır.

Ahmet Şık’ın savunması ve onun bu yüzden duruşma salonundan atılması, Türkiye’de ve dünyada büyük yankı yaptı. Daha gerçekçi yazmak gerekirse, Türkiye’nin yarısında dünyanın bütününde demem gerekiyor. Çünkü “vidanjör medya” böylesi olayları görmezden geliyor. Haberi okurlarından gizliyor.

Elbette gazetecilik bu değil.

Peki ya nedir?

Ahmet Şık’ın basın tarihine altın harflerle yazılacak uzun savunması gazeteciliğin bütün ince ayrıntılarını kapsayacak zenginlikte örnekler sunuyor.

Ahmet yaşadığımız ülkenin olağanüstü fotoğrafını çekerek başlıyor savunmasına:

“Yargıtay Başkanı adli yılın açılışında açıkladı, Türkiye’de 6 milyon 900 bin şüpheli varmış. Nüfusa oranlandığında her sekiz kişiden biri zanlı imiş. Oranın yüksekliğini Başkan da kabul ediyor.”

Ahmet Şık zanlı oranının aktif nüfusa bölünce nüfusun yüzde 15’inin devlet gözünde şüpheli olduğunu vurguladıktan sonra, neden böyle bir garabetin oluştuğunu tek tek somut tespitlerle izah ediyor.

Mahkeme başkanı Ahmet’in anlattıklarını duymak istemedi, susturdu sonra da dışarı attı. Ama yaşadığımız ülkenin gerçeklerini de böyle mahkeme kararıyla bir kenara atmak mümkün mü?

Dünyanın bütün basın yayın organları, gazetecilik kuruluşları, insan hakları savunucuları Ahmet’i duydu, gördü ve değerlendirmeler yapacak sonuçlar çıkardılar.

Ahmet hem Türkiye’de hem de dünyada cesareti nedeniyle büyük takdir topluyor. Ahmet’in “cesaret” konusuna bakışı savunmasında da vardı:

“Cesur olmak, elbette korkusuz olmak değildir. Ama yitireceklerini bilmene rağmen, itiraz edebilmektir. Çünkü korkaklar yaşamazlar, sadece nefes alıp verirler!”

Ahmet Şık savunmasının sonlarına doğru “açıklayacağınız hükmün zerrece önemi yok” dedikten sonra ekliyor:

“Çünkü bu hükmün hukuki değeri de yok!”

Akıllara Barış Derneği Başkanı Büyükelçi Mahmut Dikerdem geliyor. 12 Eylül’ün en ünlü davalarından olan “Barış Derneği Davası”nın savunma aşamasındaki ilk duruşmasında “Biz bu iddianameyi hiç ciddiye almıyoruz” dedikten sonra cesaretle şöyle devam etmişti:

“Ama iddianamenin taşıdığı zihniyeti çok ciddiye alıyoruz ve yargılama boyunca bu zihniyeti teşhir edeceğiz!”

Ahmet Şık, Mahmut Dikerdem’den 30 yıl sonra aynı duruşu sergileyerek “teşhir” etmeyi sürdürdü.

Yargılanma sırasında bazen sanıklarla yargıçlar tarih huzurunda yer değiştirir. Kimin yargıç kimin mahkum olacağına zaman karar verir.

Türkiye’nin siyasi sağında böylesi dik duruşlu erdemli politik şahsiyetleri göremedik. O alanda; çorak topraklarda yetiştiler, çalı-çırpı olmanın ötesine geçemediler.

Mesela son büyük siyasi yargılama operasyonunun muhatabı olan Gülen Cemaati mensuplarından ilaç için biri çıkıp siyasi bir savunma ortaya koyamadı. Nihai hedeflerini açıklayan tarihi bir belge ortalıkta yok. Tıpkı öncekiler gibi: Boynum bükük kalbim kırık!

Ahmet Şık sol geleneğin dik duruşunu sergiliyor. Yaptığı her şeyi savunuyor, yapacağını de tekrarlıyor.

Ahmet Şık’ın ahlaki duruşu bu savunmayı zorunlu kılıyor.

Ancak saygı duyulabilir:

-Ahmet Şık için ayağa kalkın!..