Akademik özgürlükleri savunma zamanı
19.02.2017 11:22 BİRGÜN PAZAR
AKP’li müteahhitlerin ve onların taşeronlarının kafası üniversiteyi binalardan ibaret görür. Bu müteahhitler ve taşeronlar 15 yaşında iş cinayetine kurban giden çocukları, yine inşaatta çalışırken iş cinayetine kurban giden üniversite öğrencilerini fıtratın ve kaderin gereği sayacak bir toplum yaratmak için kayıtsız şartsız itaat eden üniversiteler istiyorlar

CANDAN BADEM - Doç. Dr.s, KHK 672 mağduru

İslamcı faşizmin akademiye yönelik saldırısı bugünlerde tam bir akademik kırıma dünüştü. Henüz sırasını bekleyen Boğaziçi Üniversitesi ve ODTÜ’yü saymazsak neredeyse bütün üniversitelerde başta Barış Dilekçesi imzacıları olmak üzere ancak onlarla sınırlı olmayan çok sayıda solcu ve muhalif akademisyen KHK ile ihraç edildi veya başka yöntemlerle işten çıkarıldı. Bugün itibariyle Barış için Akademisyenler grubundan ihraç edilen veya işten çıkarılanların sayısı 374 oldu. Bunlar arasında ülkenin en iyi akademisyenlerinin önemli bir kısmı var. Öte yandan ihraç edilen cemaatçi veya cemaatçi olduğu sanılan veya sağcı akademisyenlerin sayısı binlerce olmasına rağmen çoğunun sesi çıkmıyor. Ben bunların büyük çoğunluğunun bilimsel anlamda niteliksiz olduğunu düşünüyorum. (Kuşkusuz bu yargısız mahkemesiz işten atmaları savunduğum anlamına gelmiyor. Kim olursa olsun bir insanın KHK ile işten atılması elbette hukuksuzdur).

AKP akademiye yönelik saldırısını öğretim elemanlarını niteliksizleştirerek ve liyakati ortadan kaldırarak başlattı. Cemaatçilerin bütün sınavların sorularını çalarak veya doğrudan adam kayırma yoluyla her yere sızdıkları artık bilinen bir gerçek. Örneğin benim taşrada bizzat tanık olduğum cemaatçiler eski Sovyet ülkelerinde şaibeli bir şekilde doktora yapmış veya doçentlik unvanını almış kişilerdi. Eski YÖK bunların denkliğini kabul etmiyordu. Ancak cemaat ve AKP, YÖK’e iyice egemen olunca bunların önü açıldı. Örneğin sosyoloji ve felsefe bölümlerine çok sayıda ilahiyatçı doldurdular. Bunlardan örneğin felsefe profesörü unvanını taşıyıp lise öğrencisi kompozisyonu düzeyinde yazılar yazanları gördük. Doktora tezinde daha ilk cümlede imla hatası yapanların AKP devrinde yükseldiğini gördük. Uyduruk makalelerle doçentlik ve profesörlük alan yandaşlar AKP devrinde görülmemiş derecede arttı. Bölüm başkanlıkları, dekanlık, enstitü müdürlüğü gibi idari görevleri de bunlara verdiler. Cemaatin suç ortağı olan AKP, şimdi cemaatin bir kısmı yanında biat etmeyen muhalif akademisyenleri tasfiye ediyor. En tanınmış, bilinen cemaatçilere ise dokunmuyor. Cemaatin gazetesinde yıllarca köşe yazarlığı yapan profesörü rektör yaptılar. Cemaatin yerini doldurmaya aday olan öteki cemaatlere baktığımızda domuzbağcı Hizbullahçıları ve Menzilcileri görüyoruz. Hangisi daha kötü, kestirmek güç.

Kuşkusuz AKP’nin akademiye saldırısı tüm laik eğitim öğretim sistemine saldırısının bir parçası. Ben bu satırları yazarken 5. sınıfa giden kızım türbanlı din dersi öğretmeninin sure ve duaları ezberleme ödevi verdiğini söylüyor. Kızımın din dersinden muaf olması için açtığım davada neredeyse bir yıl geçtiği halde hiçbir ilerleme yok. AKP, proje okullar, imam hatip liseleri ve zorunlu din dersleri ile biatçı bir nesil yetiştirmeye çalışıyor.

Bu günlere gelişimizde ekonomide liberal, özelleştirmeci olduğu için AKP’yi destekleyen, Türkiye’ye “ılımlı İslam” cenderesini layık gören emperyalizmin ve yerli patronların yanısıra ne yazık ki bazı liberal sol anlayışların ve Kürt hareketi içindeki kimlikçi ve liberal eğilimlerin de katkısı oldu. Bunlar kemalizmi zayıflatmak uğruna ortaçağ karanlığı ile işbirliği yaptılar. Türbanın bir özgürlük sorunu olmadığını, gericiliğin bir aleti olduğunu görmek istemediler. Cumhuriyetin değerlerinden söz açan, aydınlanmayı, laikliği savunan insanlara derhal ulusalcı, Kemalist, vesayetçi yaftalarını yapıştırdılar, “laikçi teyzeler” diye alay ettiler. Ancak hayat o teyzelerin sözde aydın ve okumuş geçinen bu “kullanışlı aptallardan” çok daha öngörülü olduğunu gösterdi. Bu kullanışlı aptallar İslamcıların asla etkili olamayacağı ideolojik hegemonya alanlarında etkili oldular. Özellikle 2010 referandumunda AKP’nin amacı açıkça HSYK’yı ele geçirmek olduğu halde bunlar “yetmez ama evet” veya “boykot” diyerek İslamcılara paha biçilmez hizmetlerde bulundular. Bilerek veya bilmeyerek İslam faşizmine hizmet ettiler. Oysa yanıbaşımızda bir İran ve oradaki İslam devrimi deneyimi var. Bu deneyimden ders almamız gerekiyordu. İran solcuları ve Kürtleri İslamcı mollaları antiemperyalist ve ilerici saymanın bedelini çok ağır ödediler.

Türkiye’de akademiye daha önce de saldırılar oldu ancak bu seferki saldırı şimdiye kadarki en kapsamlı saldırı olacak gibi görünüyor. Her şeye rağmen belki de bu musibetin de bir hayrı oldu: Uzun zamandır konformizm içinde olan bazı insanları uyandırdı. Beterin beterinin her zaman mevcut olduğunu gördüler. Ayrıca direniş de eskisine göre daha kapsamlı olacak görünüyor. Akademisyenler bilgi üretmeye devam etmek için Dayanışma Akademileri gibi yeni biçimler buldular.

AKP’li müteahhitlerin ve onların taşeronlarının kafası üniversiteyi binalardan ibaret görür. Bu müteahhitler ve taşeronlar 15 yaşında iş cinayetine kurban giden çocukları, yine inşaatta çalışırken iş cinayetine kurban giden üniversite öğrencilerini fıtratın ve kaderin gereği sayacak bir toplum yaratmak için kayıtsız şartsız itaat eden üniversiteler istiyorlar. Bu rantçı müteahhitler siyaseti olduğu gibi bilimi de denetime almak, üniversiteleri doğrudan yönetmek istiyorlar. Bütün çalışanlara olduğu gibi bilim emekçilerine de güvencesiz çalışmayı dayatmak istiyorlar. Akademisyenler, okumuş insanlar halka karşı sorumluluklarını unutsun, sadece saraya biat etsin istiyorlar. Anayasa değişikliği hakkında hukuk fakülteleri sussun, mafya döküntüleri konuşsun istiyorlar. Oysa üniversite bilimsel araştırma topluluğu demektir. Bilimsel araştırma sorgulayan, eleştiren, biat etmeyen kafalara ihtiyaç duyar. Günümüzde akademik özgürlükleri savunmak, barışı, bilimi, aydınlığı, düşünce özgürlüğünü ve insanlığı savunmanın yakıcı bir gereği haline gelmiştir. AKP işlediği suçların büyüklüğü nedeniyle sürekli zulmünü artırmak durumundadır. Ona karşı bizim de mücadelede kararlı olmamız gerekiyor. Bu mücadelede en kararlı olanlar geçmişte olduğu gibi bugün de savaşsız, sömürüsüz, başka bir Türkiye hayali olanlar olacaktır.