Akdeniz’e çizmeleriyle girdiler
FERİDUN NADİR FERİDUN NADİR

Mare Nostrum, Latincede “Bizim Deniz” demek. Can Yücel’in derin katkılarıyla pek çoğumuz Deniz Gezmiş’i hatırlıyoruz Mare Nostrum denince. O da “Bizim Deniz” neticede.

Mare Nostrum, yani Akdeniz harikuladedir. Tam 2,5 milyon kilometrekaredir. Hani dilim dilim doğrasalar Barış Manço’yu rakıya cacık olmaz belki ama çok şey Akdeniz kaynaklıdır. Felsefe Akdeniz’den çıkmıştır. Medeniyetler Akdeniz marifetidir. Ehlikeyifliğin kitabını Akdeniz yazmıştır. Müziğin, sinemanın, iyi niyetin sıcakkanlılığın, resmin, bilimin, güzelliğin feriştahı Akdeniz’dedir.

Hafızamı zorluyorum, Akdeniz’le ilgili Akdeniz Akşamları şarkısı dışında kötü bir şey gelmiyor aklıma.

Akdenizli de Akdeniz gibi müstesnadır. Dünyanın her yerinde bir Akdenizliyi hemen ayırırsınız. Derin düşünceler sahibiymiş gibi görünmez, sakindir. Sıcaktır. Felçli gülümsemesi bulunmaz. Hani şu karşılaşınca görev gibi yapılan zoraki kibarlık vardır ya, onun esamisi okunmaz. Gözlerinin içi güler. Çenesi düşüktür. Açıksözlüdür. Çocuk gibi hafif şaşkındır.

Akdeniz ülkelerinin sanırım hepsini gezdim. Hepsini ayrı ayrı çok sevdim. Fakat Akdeniz’e çizmesiyle basmış İtalya gibi beceriklisini, ehlikeyifliğinden ödün vermeden telaşlı dünyaya ayak uydurmuşunu görmedim.

TÜRKİYE-İTALYA
Türkiye-İtalya çok da uzak olmayabilir. Deniz aynı deniz zaten: Bizim deniz. Espresso yerine Türk kahvesini, makarna yerine kuru-pilavı, pizza yerine lahmacunu, Vincenzo Bellini yerine Dede Efendi’yi, Leonardo Da Vinci yerine Hezârfen Ahmet Çelebi’yi, Al Bano yerine de rahmetli Kayahan’ı koydunuz mu Türkiye oluyor işte. Mussolini yerine onlarca isim geldi aklıma. Ama Gramsci yerine kimseyi bulamadım.

İtalik yazı stilinin yerine hat sanatını yerleştirsek öne bile geçeriz.

SİCİLYA
İtalya’nın içinde Sicilya da bambaşkadır. Floransa, Roma gibi kibirli değildir, bütün Güney’ler gibi köylüdür. Ama bakımlı köylüdür. Sokaklarında benden başka tıraşsız erkek yürümüyordu. Palermo, Katanya, Cefalu, her yeri eski yüzyıllardan korunarak çıkmış huzurlu şehirlerdir. (Tamam, Palermo çok huzurlu sayılmayabilir. Gergin de denemez ama. “Biraz karışık” diyelim.)

Bu yazı ister istemez biraz dağınık olacak. Ortam koşulları böyle gerektiriyor. Ayıptır söylemesi bu yazıyı sizlere Sicilya’da, Palermo yakınlarında bir sahil köyünde epey ucuza kiraladığım ağaçların içindeki kulübenin verandasından yazıyorum. 100 metre ilerisi deniz. Dalga sesleri geliyor. Ev sahibim Dario karşımda oturuyor. Elinde kitabı, sabırla yazımı bitirmemi bekliyor. Köpeklerimiz Oslo, Tre (üç bacak), Fidel ve Yuma ayak altında. Rakımız buz.

MAFYA
Ben de Sicilya’ya gelirken aklımda pek çok insan gibi The Godfather serisi vardı. Mario Puzo’nun eşsiz eseri ve Coppola’nın eşsiz film serisi Baba. Ve tabii Don Corleone’nin memleketi Corleone. Fakat Corleone kasabasının kıytırık bir sanayi şehri olduğu ve turistik bir mafya müzesinin dışında pek bir şey olmadığını öğrenmem uzun sürmedi. Neticede Corleone şuracıkta ve gitmeyeceğim.

SAÇMALIK
Benim mafyayla ilgili sorularımı turistik bulup dudak büken Dario arada bir Türkiye ile ilgili sorular soruyor. Korkuyorum diyorum. Korkuyorum. 20 sene sonra her şey güzel olacak, biliyorum. Ama bugün Türkiye’deki durumu şizofreni, paranoya, kötü niyet, psikoz, nevroz gibi kelimeler anlatabilir diyorum.

Dario endişeli bakmaya başlayınca eğlenceli şeylere geçiyorum. Jet Fadıl’ı, Boğaz’ı, meyhaneleri, İstanbul’u, başbakanın stratejik derinliğini anlatıyorum. Hepsini heyecanla dinliyor. Yeni sorular soruyor.

Yabancı birisine Türkiye anlatması pek zor olur. Burada sorun diye tartıştığımız şeyler azıcık dışarı çıkınca “konuşmaya deymez.” Yok edilmiş 1 milyon Ermeni’nin kaç tanesinin öldüğünü tartışmaya çalışan, anadilde eğitimi yasak olan, ekonomiyi Yiğit Bulut’a danışan bir ülkeyi hangi cümlelerle anlatabilirsiniz?

Ben de anlatamadım zaten. Su katılmadık bir saçmalığı nasıl anlatayım?

SU KATILMADIK DERKEN?
Ehlikeyiflerin piri bir Levent var, arkadaşım, “bizim Levent” diyelim kısaca. Bizim Levent, İtalya’yı çok sever. Dedi ki, “Bu İtalyanlar sadece güzel marka yaratmıyorlar. İncecikten dalgalarını da geçiyorlar. Bir şeye su katarsan ne olur? Seyrelir. Kalitesi düşer. Adamlar espresso yapıyorlar. İçine su katınca amerikano oluyor. Aşağılamaya bakar mısın?”

Hakikaten bu şekilde düşünmemiştim. Güzelim espressoya su katınca cıvıyor ve oluyor Amerikan işi.

“Su katılmadık” deyimi de tam bu işe yaramıyor mu zaten? Su katılmadık, yani hilesiz.

Türk Dil Kurumu’na göre “kendine özgü olan durumu koruyan, başka bir etkiyle değişmemiş, bozulmamış olan” şeye “su katılmadık” deniyor. Bedri Rahmi’den de bir örnek vermişler: “O, bizim su katılmamış biricik münekkidimizdir.”

RAKI, AYRAN
Bazı şeyler ancak su katınca yani seyreltilince o şey haline gelir. Rakı bunlardan sadece birisi. Bir diğeri ayran. Yoğurta su katınca ayran oluyor. Ayrana su katınca Amerikano. Ne demiş kafiyeli laf sevenler? Suyun içerisine yoğurt katarsan ayran, rakı katarsan bayram olur.

Ben küçükken rakının su katılınca beyazlanmasından çok etkilenirdim. Hoş hâlâ etkilenirim ayrı da o vakitler su kattıkça çoğalan bir büyü var sanırdım rakıda. Neden ha bire dolduruyorlar, su eklesinler diye düşünürdüm.

Her çocuk biraz ABD etkisindedir.