Aklı hakaret saymak
SABRİ KUŞKONMAZ SABRİ KUŞKONMAZ

IŞİD sorununu da “proje” ile açıklıyor Erdoğan. Hem de Mevlana’nın manevi huzurunda. İslam’a ve Müslümanlara zarar verme projesi imiş, öğrendik. İnsanın “Hepiniz projesiniz!” diye bağırası geliyor.

“Eğer Avrupa’da yazmış olsalardı İbn Sina ile Mâverdi’yi ne kadar iyi tanıyabilirdik” diyor Antony Black (Siyasal İslam Düşüncesi Tarihi, çev. Hamit Çalışkan, Dost Y. ) Bu değerlendirmeye Farabi’yi de ekleyebiliriz. Ben de bir “proceci” olsam, bu Batılı yazarın İslam bilginlerini nasıl kıskandığını ve Hıristiyan olarak görmek istediğini sayar dökerdim.

İslam’a ve Müslümanlara “zarar” verme projesi yeni değildir. Bu projenin bir ayağında “Sıffin Savaşı” vardır. İslam’ın gövdesi ilk büyük yarılmayı bu savaş sonrasında yaşamıştır. Bu tarihten sonra ortaya çıkan Haricîlerin şiddeti ile şimdinin IŞİD anlayışı çok benzer. IŞİD şiddetinin kaynağını bu kadar geriye uzatmak olasıdır. Bunlar kötü ve lobici Batılılar değildi. Hazreti Ali’yi bile Müslüman kabul etmeyip, bir görüşe göre mescitte (kimi yorumculara göre cemevinde) ibadet ederken, “İslam” adına öldürdüler. Çünkü Haricîlere göre “gerçek İslam bu değildi.” Gerçek İslam, Hazreti Muhammed’in sağlığındaki İslam’a selef olmaktı. Yani Selefîlik’ti. Aynen IŞİD’in savunduğu gibi.

Ama şu da var ki, Haricîlerin Müslüman saymayarak öldürdüğü Hazreti Ali, aşere-i mübeşşere yani daha Hazreti Muhammed’in, sağlıklarında cennete gideceklerini müjdelediği on kişiden- Sahabe’den- biridir. Bu öyle bir müjdedir ki, insanların cennete veya cehenneme gitmeleri öldükten sonra belli olacakken, on Sahabe için İslami kültürde olağanüstü bir yol açılmış ve dünyada iken cenneti kazanmışlardı.

Şimdi, bu Haricîler hangi projenin içindeydi?

Antony Black diyor ki, 1200 yılına kadar Doğu, matematik, tıp, astronomi felsefe açılarından Batı’dan üstündü. Bu bilinen bir gerçekti. Çünkü Farabi gibi bir Türk ve Şii, İbn Sina gibi Sünni ve Mâverdi gibi bir Şafii ve başkaca âlimler o döneme kadar yoğun bir bilimsel uğraşı ve tartışma içindeydiler. Eserler veriyorlardı. Bu tartışmadaki ana eksenlerden biri; Kuran’ın ezeli mi, yoksa yaratılmış mı olduğu üzerineydi. Aklı ve daha önce yaşamış olan filozofları referans alan Farabi ve İbn Sina ekolü Kuran’ın yaratıldığı görüşü üzerinden bir epistemoloji kuruyorlardı. Bunun anlamı; eğer Kuran’ın ezeli olduğu kabul edilirse, artık içeriği tartışılmaz ve Allah ile aynı boyutta bir varlık olarak kabul etmek zorunludur. Yok eğer, yaratılmışsa, yani bu durumda Allah’tan sonra gelen bir yaratım ise, o zaman tartışılması, tefsiri mümkündür. İşte IŞİD anlayışının bir ayağı da bu tartışmanın kazanan tarafında yatar. Çünkü Kuran’ın yaratılmış olduğunu savunmak imansızlık ve cezası da idam olmasıyla, tartışma kökten çözülmüştür. Akla ölüm biçilmiştir yani. Özetle,12. yüzyıldan sonra İslam’da akıl kapısı kapanmıştır. Bugünün Sünni anlayışı da bu tartışmanın kazanan tarafında yer almaktadır. Yani artık “gerçek İslam” budur. Aklı şiddetle öldürmek yeni bir proje değildir yani.

Peki, bütün bunları benim gibi bir cahil bilir de, ilahiyat okuyan Erdoğan bilmez mi? Bilir elbet. Ama onların projeciliği de budur; bütün hatayı, kusuru, yanlışı dışarda aramak.

Bu yüzden eleştiriye tahammülleri yoktur. Bu yüzden işte bin iki yüz yıl önce akıl kapısı kapandığı için, aklı ve eleştiriyi hakaret sayarlar.

Haftaya dize; “bir ağacın acelesi ancak devrilince başlar” (Devrim Dirlikyapan, İmdat İşaretleri, Yitikülke y.)