AKP ekseninde bir ufuk turu
HAYRİ KOZANOĞLU HAYRİ KOZANOĞLU
İslami yuppieliğin laboratuvarı Türkiye; rol modelleri ise, Amerika’da okuyan, lüks markalardan geri durmayan, önüne çıkan tatlı kar

HAYRİ KOZANOĞLU
[email protected]

İslami yuppieliğin laboratuvarı Türkiye; rol modelleri ise, Amerika’da okuyan, lüks markalardan geri durmayan, önüne çıkan tatlı kar fırsatlarına hayır demeyen; buna karşın İslami kılık kıyafeti, ibadeti teğet geçmeyen Bilal’iyle, Berat’ıyla Tayyip Erdoğan familyası olabilir
Liberalizm, dolayısıyla yavrusu sol liberalizm yapısı gereği “tarih özürlüdür”; tarihsel maddecilikten farklı olarak, tezlerinin zamandan, dönemin maddi koşullarından, üretim tarzından muaf, her daim geçerlilik taşıdığına şehvetle inanırlar. Bu nedenle 21. yüzyıl gözlüğüyle 20. yüzyılı yargılamalarını, hatta hızlarını alamayıp AB müktesebatını uygulamak için Çanakkale cephesine, 1. Meşrutiyet’e, Tanzimat’a uzanmalarını bir noktaya kadar hoşgörüyle karşılayabiliriz. Ama sanki son zamanlarda, ölçü iyice kaçtı; AKP gemisi yalpalamaya balayınca durumdan vazife çıkarıp, her gün, her kanalda, her gazete köşesinde Türkiye tarihini yeniden yazma faaliyetinde fazla mesai başladı.
Bu moda tarih yazıcılığındaki ortak ruh hali, zamanında Demirel’in “bana milliyetçiler suç işliyor dedirtemezsiniz” sözünü hormonlayıp “tarihte İslamcı, muhafazakar, tarikatçıların hiçbir günahını bulamazsınız” raddesinde köpürtmektir. Çünkü tüm melanetlerin kaynağı “cumhuriyetçiler, aydınlanmacılar, Kemalistler ve solculardır”. 68’ler, 78’ler, Çorum, Maraş derken Sivas’ın bile kapısı çalındı; yakında üste çıkıp Madımak otelinin “İslami Masumiyet Müzesi”ne dönüştürülmesini önerirlerse şaşırmayın. Nasıl olsa tarih eleştirisinde “zamansız ve mekansız” bir genel af çıktı, eli kulağındadır Kanlı Pazar’ın, Kubilay’ın katlinin, 31 Mart Vakası’nın kapsama alanına alınması...
Yalnız dikkat edelim, liberal tezleri tek tipleştirmek gibi bir haksızlığa tevessül etmeyelim. Burada başlıca bu iki damar göze çarpıyor. Birisi İtilafçılar’dan, Prens Sabahattin’e, Demokrat Parti’ye, Turgut Özal’a uzanan ve AK Parti'de şahikaya ulaşan (sakın ola AKP lafını telaffuz edip te “muteberlik” testinden çakmayın!) bir “ilahi sevaplar” hattı inşa etme “objektifliği”. Diğeri ise, “AK partinin bulunduğu mutena vitrine kimseyi yerleştirmeye gönlüm elvermez” duygusallığı. Bir zamanlar tüm arızaları modernleşme sevdasında bulmak; post-moderne, bilinemezciliğe, mistisizme gönderme yapmak modaydı.Son zamanlarda “modernleşme gerekiyorsa o da bizden sorulur” anlayışının cazibesi arttı, “aslında Cumhuriyetle akamete uğrayan, AK partiyle şaha kalkan Osmanlı modernleşmesi” okuması “in” oldu.
Barutun icadıyla mertliğin bozulması gibi Çevre/merkez, sivil toplum/devlet, laik-cumhuriyetçi-bürokrat bloka karşı muhafazakar-girişimci-Anadolu yiğitleri tarih tezi icat olununca sınıftan, sömürüden, açlıktan, sendikal mücadeleden söz etmenin “taponluğu” ayyuka çıktı. Sakın,” yapısal uyum programlarıyla boynu bükülen köylü ne yana düşer usta?” “yüzdesi 15’e dayanan işsizler ne yana? Bankalara kredi borcu takmış 2 milyon kişi ne yana? gibi fuzuli sorular sormaya kalkmayın. Siz daha iyi mi bileceksiniz bu ülkenin sorunlarını Lagendike’lardan, New York Times- Washington Post muhabirlerinden, Sabah-Zaman muharrirlerinden. Turgut Özal’ın, daha 80’lerin bakanı Cemil Çiçek’in işe aldığı uzmanlar müsteşar, memurlar genel müdür oldu, onlar mı bu laİk bürokratlar? Sağlık Bakanlığı’nda mı, Sanayi Bakanlığı’nda mı, yoksa Milli Eğitim’de mi görev yapıyorlar? diye de zinhar kurcalamayın. Haki üniformalılardan medet umanın solcu, sosyalist, demokrat olamayacağını tabii ki biliyoruz. Yalnız bir zamanın yeşil,şimdilerin lacivert polis üniformasından şefaat bekleyenler, bu ülkeye demokrasiyi “muhbir vatandaşların”.”telekulak operatörlerinin” getireceğine aklı kesenler  nasıl en demokrat,sıfır numara özgürlükçü oluyor? gibi fuzuli soruları da sakın aklınızdan geçirmeyin.
Sİyasal İslam ve Emperyalİzm
Yine de münafıklığa kararlı olanlara 11 Kasım günü Birgün’de yayımlanan Bağımsız Sosyal Bilimcilerin “AKP iktidarı ve toplumsal gerçeklik” metnini tekrar okumaları salık verilir. Örneğin:
………. Böylece, devletin toplumsal ilişkilerin tarihi süreçte aldığı  özgül biçimlerden biri olduğunu, toplumsal güç mücadelelerinden bağımsız var olmadığını kavramak olanağı ortadan kalkmaktadır..
Vurgulanması  gereken bir başka nokta, Siyasal İslamın, küreselleşme sürecinde güçlenen bir siyasal oluşumu ifade ediyor olmasıdır. Diğer bir deyişle, neoliberal küreselleşme projesinin taşıyıcısı  olmayı üstlenen bir siyasi hareketin kendisini muhafazakar, demokrat v.b. terimlerle tanımlama çabası içinde olmasını, İslami gelenekten bir kopuş anlamında niteliksel bir dönüşüm olarak yorumlamak gerekmez, gibi ifadeler...
Oldu olacak,aynı  zevat bir de 15 Ekim tarihli Le Monde Diplomatique Türkiye’de yer alan Kapitalizmin Kurallarını Kabul Eden Siyasal İslam Emperyalizmin Hizmetindedir”.. söyleşisine göz atabilir. Amin:
Siyasal İslam, ilerici bir sosyal program önermemekte ve kapitalizm oyununun bütün kurallarını kabul etmektedir. Dolayısıyla da ekonomik anlamda küresel emperyalist sistemin kurallarına tabidirler. Siyasal İslam, toprak reformu, işsizlik ve düşük ücretler gibi gerçek konularla uğraşmaktansa, mücadelelerini din ve kültür gibi hayali meselelere yöneltmektedirler. Bu akımın dini bir akım olduğunu söylemek daha yanlıştır diyor.
Siyasal İslam’ın Türkiye’deki yükselişini ise şöyle yorumluyor:
….. Türkiye’deki Siyasal İslam’ın başka ülkelerdekinden çok da farklı olduğunu düşünmüyorum. Özellikle de Arap ülkelerini kastediyorum. Mısır’daki Müslüman Kardeşler hareketinden çok da farklı değil kanımca.
Bu yalnızca siyasi, sosyal ve ekonomik anlamda sağda bulunmaları nedeniyle değil, sosyal ve ekonomik anlamda emperyalizmle sorunları olmaması  açısından da böyledir. Türkiye bunun bir kanıtıdır zaten. Türkiye’de iktidarda bulunan siyasal İslam Avrupa Birliği’yle bütünleşmeye karşı değil ve diğer birçok konuda da bütünleşmeye karşı değil.
Dolayısıyla bu hareketler de, diğer tüm gerici hareketlerin olduğu türden bir gericiliğe sahipler. Laik gericiler olduğu gibi İslam’ı araçsallaştıran gericiler de oluyor. Bunlar emperyalizme bakışları açısından birbirlerine kökten bir farklılık arz etmiyorlar.
CFR’den AKP’ye GözdaĞI
Madem bir kere “kim AKP’ye nasıl bakıyor?” mevzuuna girdik, muhalif, fesat, “iktidarsız” odaklardan “muktedirler” katına terfi edelim. ABD’nin ünlü düşünce kuruluşu Council For Foreign Relations’ın (CFR) Ekim sayısına göz atalım. Türkiye’nin dergiye verdiği önem daha ikinci sayfanın, hemen kapak arkasının THY ilanıyla bezeli olmasıyla anlaşılıyor. Dergi de ilgiyi karşılıksız bırakmıyor. Morton Avramowitz ile Henry Barkey’in “Türkiye’nin Dönüştürücüleri” başlıklı makalesine yer veriyor. Abromowitz tanıdık bir isim, ABD’nin 1989-91 Türkiye büyükelçisi. Makale AKP’ye (AK parti deniyor!) usturupluca “çizmeyi aşma!”, “bölgedeki rolünün bağımsız bir inisiyatif değil bir ABD-AB-Nato misyonu olduğunu unutma!” mesajını veriyor. Evet, şimdiye kadar Kürdistan Bölgesel Hükümeti’yle ilişkileri düzeltmen, ekonomik bir boyut kazandırman önemli. Yalnız hoşumuza gitmeyen gayretkeşlikler de birikmeye başladı; NATO ve AB’nin bilgisi dışında Rusya ve Gürcistan ile yakınlaşma; Ahmedinejad’ı kutlama; Danimarka eski başbakanı Rasmussen’in NATO genel sekreterliğine muhalefet. Üstelik rol çalmalar da sıklaştı; ABD, Fransa, BM Güvenlik Konseyi dururken “Suriyeliler’i Lübnan’dan ben çıkardım” diye şişinmen; Mısır’a biçtiğimiz rolü es geçerek “Hamas ile İsrail arasında ateşkesi ben sağladım” diye ortalıkta dolanman.
“Stratejik ortaklık” ilelebet geçerli değildir. Üstelik gerekirse iç politikada başka bir ata da oynayabiliriz. Eğer “Batı’nın sadık müttefiki”, sıfatını zorlarsan, heybede birikenler bir bir ortaya çıkar; Obama’nın daha seçilmeden angaje olduğu  Ermeni soykırımı meselesi;Simon Peres'e “one minute” kabadayılığı; Sudan devlet başkanı ile samimiyet; Çin’in Uygur bölgesi karışınca Tayip Erdoğan’ın “soykırım” diye ortaya atılması. Gerekirse bunlar birer birer heybeden çıkarılır, önünüze koyulur. Velhasılı iki etkili ismin ağzından, AKP’ye, kendine biraz çeki düzen vermesi gerektiğini, Kafkaslar-Orta Doğu’daki geleceğinin Amerikancı hatta göstereceği sadakate bağlı bulunduğu hatırlatılıyor.
İslami Yuppieliğin Laboratuvarı Türkiye
Aynı  sayıda Türkiye’yi ilgilendiren diğer bir yazı, belki daha da ilginç. Bu, Veli Nasır’ın, “Servet Güçleri: Yeni Müslüman Orta Sınıf ve Dünyamız için ne anlama geldiği? başlıklı yeni yayımlanan kitabının tanıtım yazısı. Bu kitaba geçmeden evvel iki konuyu hatırlatmakta yarar olabilir. 21.yüzyıla girildiğinde küreselleşme tasarımının zorlandığı iki nokta vardı. Birincisi, Afrika ve Orta Doğu’nun küresel ekonomiye henüz entegre edilememiş olması. İkincisi ise, Çin, Hindistan başta gelmek üzere küreselleşme rüzgarına tutunmuş yoksul ülkelerde geniş kitlelerin tüketim gücünün zayıflığı. Birinci sorunda, enerji potansiyeli yüksek bazı ülkeler dışında Afrika şimdilik  geri plana atılabilirdi.BOP ise sadece bir jeostratejik açılım değil, Orta Doğu’da piyasa ilişkilerini yaygınlaştırarak, bölge ülkelerini kapitalist küreselleşmeye eklemleme projesiydi. İkinci sorunda ise, bir İngiltere, bir Norveç gibi sokaktaki insanı küresel mal ve hizmetleri iştiyaklı tüketen özneler haline getirmek şu anda mümkün olmadığına göre, bir “küresel yeni orta sınıf” yaratılmalıydı. Her altı Hintliden, her on Çinliden birini bu katara katmak yeterliydi.
İşte Veli Nasır’ın kitabı bu iki acil sorunun kesişme noktasında konuşlanıyor: Orta Doğu’da nasıl  küreselleşme tutkunu bir orta sınıf yaratılabilir? En parlak örnek, çölde bir kapitalizm vahası olarak beliren Dubai’ydi. Yalnız küresel krizle birlikte, lüks lokantaları, 7 yıldızlı otelleri, finans merkezi ile yıldızı parlayan Dubai’nin bir “serap” olduğu anlaşıldı. İnşaatlar durdu, alışveriş hız kesti, hevesler tükendi. İran ise tahmin edilebileceği gibi “umutsuz vaka” olarak takdim ediliyor. Öyleyse geriye model ülke olarak Türkiye kalıyor.
BOP’un yarıda kalan kapitalist yaşam tarzını, batılı tarzda tüketme alışkanlıklarını İslami ibadet kültürüyle hemhal etme planının uygulanması  için Türkiye tam da biçilmiş kaftandır. Bu yolda Özal’dan Tayip Erdoğan’a az yol kat etmemiştir. Bir anlamda İslami yuppieliğin laboratuvarı Türkiye; rol modelleri ise, Amerika’da okuyan, lüks markalardan geri durmayan, önüne çıkan tatlı kar fırsatlarına hayır demeyen; buna karşın İslami kılık kıyafeti, ibadeti teğet geçmeyen Bilal’iyle, Berat’ıyla Tayyip Erdoğan familyası olabilir. Özetle, askeri ve stratejik öneminin yanında Türkiye kültürel anlamda da, bir ılımlı İslam projesi olarak Amerikan çıkarları açısından hayati konumdadır.
Haklı  olarak, Veli Nasır diye birinin oturup da kitap yazması o denli önemli mi? diye sorulabilir. Ben Nasır’ın kitabın yayımlanışından hemen sonra ABD’nin Afganistan ve Pakistan misyonu sorumlusu ünlü  diplomat Richard Holbroke’un baş danışmanlığına atandığını fısıldayayım, cevabı artık siz verin.