AKP’lilerin büyük sınavı!
Ayşenur Arslan Ayşenur Arslan

İktidar çıtayı çok tehlikeli bir noktaya yükseltti. KHK ile üniversiteleri boşaltmak... Akademi dünyasının en saygın okullarından, Türkiye’nin yönetici kadrolarını yetiştirmiş Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni neredeyse buharlaştırmak… Aralarında bir zamanlar kendilerinin de fikrine başvurduğu isimlerle, yüzlerce akademisyeni sokağa atmak...

Yanı sıra, herhangi bir yargı kararı olmaksızın, kişilerin malvarlıklarını müsadere etmek…

Bunlar, sadece son haftada yaşadıklarımız.

Medyadaki korkunç temizlikten, proje okul diye liselerin tarumar edilmesine Türkiye’ye zaten uzun süredir kaos hakim.

Son kararname ise, bize işin nereye “vardığını” değil nerelere “varabileceğini” gösteriyor.

Yani faşizm üzerine değerlendirmeler, artık entelektüel bir sohbetin çok ötesinde. Bir “deneyim”!

Peki bu karanlık, kirli bulutun ardında ne var? Neler olup bitiyor?

Hemen belirteyim; yazacaklarım sadece akıl yürütmeye dayanıyor. Yani herhangi bir duyum almış, kulislerden not toplamış falan değilim.

Zaten bazı şeyler, görmek isteyenler için, apaçık ortada.

Örneğin iktidarın ABD ile Rusya arasındaki sıkışmışlığı. Rusya’dan, resmi ağızlardan gelen “PYD’yi (ve hatta PKK’yı) terör örgütü olarak görmüyoruz” açıklaması son derece dikkat çekici. Bu açıklamadan hemen sonra Türk birliğinin “YANLIŞLIKLA” bombalanması tesadüf mü acaba!

Ya Trump? O’nun ve ekibinin PYD konusundaki “olumlu” tutumu!

Öyle anlaşılıyor ki, iktidar –daha önce uzmanların defalarca söylediği gibi- Suriye’de büyük bir kumar masasında. Ve elindeki fişler, karşısındakilerin yanında neredeyse bir hiç!

Ama bir kez kumar masasına oturdunuz mu, kalkamazsınız. Oyun bitmeden çıkıp gidemezsiniz.

İçerde olup bitenler de malum.

Esnaf, belki de uzun süre hiç olmadığı kadar gergin / öfkeli / kaygılı.

Sokaktaki insan kendisini güvensiz hissediyor.

•••

Gazetelerin birinci sayfalarına yansıyan resimlerin aksine, aynı havanın Saray’a da hakim olduğunu düşünüyorum.

Erdoğan’ın dış politikada da, iç politikada ve ekonomide de atabileceği çok fazla adım kalmadı.

Referandum arifesinde, tepki çekeceği biline biline Varlık Fonu’nun kurulması ve elimizde kalan son kamu mallarının, o fonun şirketine devredilmesi... Çaresizlik göstergesi gibi değil mi!

Doğrusu ben, Erdoğan’ın artık politika üretmekte zorlandığını, sıkıştığını ve hatta kontrolü kaybettiğini düşünüyorum.

Muhtemelen hükümeti de yok sayarak, çevresindeki, güvendiği bir avuç insanla strateji oluşturuyor. Buna göre yeni adımlar atıyor. Olmadı, bir başka hamleye hamle ediyor.

Öyle ya!

Batı’nın şimşeklerini üzerine çekmesi bir yana..

Üniversite temizliği, yandaşları tarafından bile açıktan tepki gördü. Eleştirildi.

Varlık Fonu’nu, hele hele Yiğit Bulut’a emanet edilmesini, yandaş kalemler bile savunup satamadı.

Bütün bunlar size kontrollü bir gücü mü anlatıyor? Yoksa o güçle “ARTIK” ne yapacağını bilememenin şaşkınlığını mı?

Elbette bunlara bakıp da “çöküş başladı” gibi bir sonuca varamam. Ancak, varanları da yadırgamam!

Ayrıca, öyle görünüyor ki, çöküş aynı zamanda Türkiye’yi de çok ciddi bir biçimde sarsacak. Kaosun pençesine sürükleyecek.

•••

Bu açıdan baktığımda, aklımdan geçen şu:

Keşke Erdoğan bizleri dinlese de Türkiye’yi bir yıkımdan kurtarsa. Bu sayede belki kendisi de kurtulsa.

Ne yazık ki, bunun mümkün olmayacağını biliyoruz.

Erdoğan, benzeri seleflerinin yolunu izliyor.

Anayasa değişikliğine bile gerek kalmadan, elinde olağanüstü bir gücü tutuyor. Ve o gücü kaybetmemek için her şeyi yapıyor. Sonuç itibariyle o gücün tutsağı oluyor.

Kendisine çıkış yolu bırakmıyor.

Ezidi çemberi gibi! Kendi elinizle çizseniz bile, gelip birisi silmezse çemberden çıkamıyorsunuz.

Birilerinin o çemberi silmesi gerekiyor. Burada da görev, öncelikle AKP’nin aklını hâlâ yitirmemiş insanlarına düşüyor. Bu gidişin ne kadar tehlikeli olduğunu fark etmemiş olamazlar. Duyuyoruz, rahatsızlıklarını dile getiriyorlar. Ama artık kapalı kapıların arkasında konuşmakla geçiştirilecek günler değil, yaşadıklarımız. O kapılar açılmalı. Başta hükümet olmak üzere, AKP’nin üst düzey kadroları sağduyuya çağırılmalı.

Musa Kart’ın “terörist” diye cezaevinde olmasını makul bulmuyorlarsa eğer... İbrahim Kaboğlu’nun üniversiteden ihracına şaşırmışlarsa eğer... Harekete geçmeliler.

Kararı şimdi verin.

Türkiye’nin yanmasına seyirci kalıp çocuklarınızın da enkaz altında kalmasını mı seyredeceksiniz! Yoksa –hani “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” dersiniz ya- susmayıp tarihi bir görev mi yapacaksınız?

NOT: Bu yazı yazılırken Erdoğan, hâlâ Anayasa değişiklik paketini imzalamamıştı. Son durumu Pazar akşamı Halk TV’de saat 21.00’de Cüneyt Akman’ın programında konuşuruz artık. Bakalım bizi neler bekliyor!!